Ergenekon Operasyonu başladığı günden beri kendisini “Kemalist-Ulusalcı” olarak tanımlayan kesimlerde bir ağlaşma var. (Aydınlıkçılar hariç)
Biz bu hallere mi düşecektik, “ahhh… Cumhuriyetimiz, vahhh Paşalarımız muhabbetinin ötesine geçecek herhangi bir tavır, düşünce davranış içine giremediler.
Hele ki Cumhuriyet Gazetesi…
Başyazarı İlhan Selçuk davanın sanığı olmuş bir gazete olarak Cumhuriyet, bu süreçte karşı tarafı sarsacak tek bir haber yapamadı.
Çetin Doğan’ın Amerika’da yaşayan akademisyen kızı bile sınırlı olanaklarla yazdığı kitapla adeta Balyoz Davası’nı çökertirken elinde gazete, tv, internet olanağı bulunanların pısırıklığı akıl alır gibi değil.
İşte bu ortamda Soner Yalçın gazeteciliğini konuşturdu. ODA TV’de bilgi, belge, haber yayınladı.
• Ergenekon davasını yürüten polisler ile davaya bakan yargıçların görüşme fotoğraflarını Soner Yalçın yayınladı.
• Ümraniye’deki gecekonduda arama yapan polislerin askerlere küfrettiğini, daha ilk günden “Ergenekon” ismini telaffuz ettiğini Soner Yalçın yayınladı.
• Taraf Gazetesi yazarı aynı zamanda polis memuru Emrullah Uslu’nun ABD’deki ilişkileri, uçamaz raporu alıp devletin bursuyla gittiği ABD’den Taraf’a yazılar yazdığını Soner Yalçın yazdı.
Bu listeyi daha da uzatabiliriz.
Yani, Soner Yalçın, yerinde oturup “ah..vah…”diye ağlaşacağına gazetecilik yaptı. Cesur gazetecinin her koşul altında mesleğini icra edebileceğini gösterdi.
Son olarak, Ergenekon davasını yürüten polislerin ABD’den eğitim aldığını gösteren videoyu yayınladı. Bu görüntüleri elde edip yayınlamak bile bu ortamda başlı başına büyük iş…
Şimdi Soner Yalçın, çete, gladyo, darbe, faili meçhul suçların simgesi haline getirilen Ergenekon’da yargılanacak.
• Soner Yalçın, Jitem isminin kamuoyunda duyulmasını sağlayan ve Jitem’in cinayetlerini anlatan Ersever’in İtiraflarını yazarken Zaman Gazetesi Veli Küçük ile “kanka” idi…
• Soner Yalçın Susurluk Çetesinin ve Gladio’nun Türkiye’deki tetikçisi Abdullah Çatlı’nın tüm ilişkilerini deşifre ederken bugünkü yandaş medya o zamanlar fasa-fiso manşetleri atıyordu.
• Soner Yalçın’ın gazetecilik yaptığı 2000’e Doğru Dergisi ilk kez Hizbullah’ı, Hizbul Kontra’nın cinayetlerini yazarken , Mümtazer Türköne, Tansu Çiller’e “Vatan için kurşun atan da yiyin de şereflidir” cümlesini söyletiyordu. (2000’e Doğru Dergisi’nin Diyarbakır muhabiri Halit Güngen Huzbullah tarafından öldürülen ilk gazetecidir)
• Soner Yalçın’ın gazetecilik yaptığı Aydınlık Dergisi, devlet, mit, jitem, özel harp dairesi içindeki pislikleri deşifre eden “Mit Raporları”nı yayınlarken, bugün Soner’in kendi yazarı olduğunu bile yazamayan Hürriyet, devletin derin gücüne methiyeler düzüyordu.
Güncel olan son bir örnek: Tüm dünyayı sarsan Wikileaks belgelerini bırakın araştırmayı, önüne gelen hazır haberleri bile yayınlamaktan aciz medyanın olduğu bir ortamda Soner Yalçın, tüm bu belgelere ulaşıyor, Türkçe’ye çeviriyor ve kitap olarak hazırlıyor. (şimdi savcının elinde…)
Soner Yalçın bu haberleri yaparken, bu kitapları yazarken, O'nu korumaya alan yandaş medyası, başbakanı, Cumhurbaşkanı, yandaş yargısı yoktu.
İçinde gazetecilik vicdanı taşıyan her habercinin “gerçeği anlatma” sevdasından vazgeçmeyen Soner Yalçın tüm bunlarla yetinmiyor, elini taşın altına koyup bir de tv kanalı kurmak için harekete geçiyor.
Yani; boyuyla, posuyla, aklıyla, vicdanıyla, düşünceleriyle, duygularıyla, bir bütün olarak gazetecilik yapıyor…
Tek bir araştırma, inceleme, haber yapamadıkları halde kendilerine gazeteci diyen bazı tipler de Soner Yalçın gözaltındayken televizyonlara çıkıp gazetecilik, hukuk, insan hakları dersi vermeye utanmıyorlar.
Gazi Katliamı’nı solcular, Sivas Katliamı’nı Aleviler, Maraş Katliamı’nı Hrant Dink yaptı diye yazanlar şimdi Ersever cinayetini Soner Yalçın’ın üzerine yıkmaya hazırlanıyor.
Peki sonuçta ne olacak..?
Ne olacağını da Soner Yalçın ve O’nun gibi cesur gazetecilerin kaleminden bu toplum er ya da geç tüm çarpıcılığıyla öğrenecek…
15 Şubat 2011 Salı
6 Şubat 2011 Pazar
Tesadüfen Defne Ormanı’na Düştüm: Biutiful’du…
Pazar günü, erkenden kalktım. İstanbul’un ancak Pazar sabahları tenhalaşan trafiğinde çabucak Taksim’e vardım.
Biraz sağa sola bakındıktan sonra yeni başladığım etkili konuşma ve anlatım kursunda yerimi aldım.
Hoca ilk derste, artikülasyonu anlatırken , pratik çalışmayı Melih Cevdet Anday’ın “Defne Ormanı” şiiri ile yaptırdı.
Yıllar olalı okumadığımdan olsa gerek neredeyse unuttuğum bu şiir karşıma çıktığı için sevindim. Belki de sevdiğim bir şiiri tekrar keşfettiğim içindir ki ders oldukça zevkli geçti.
Önceden planladığım gibi kurstan sonra da sinemaya gidecektim.
Bileti aldım ama daha filmin başlamasına epey zaman vardı. En iyisi kurs notlarını ve kitapları taşıyabileceğim bir çanta alayım dedim.
Girdim, küçük bir dükkana…Tezgahtar genç ile pazarlık yaparken, “abi o fiyatın altına düşemem ama istersen aynı markanın çakması var, daha ucuza alabilirsin” diyerek yeni seçenekler sürüyordu önüme.
Biraz da zaman geçsin diye, tezgahtarla epey muhabbeti koyulaştırdıktan sonra ucuz olan çakma çantayı alarak çıktım.
***
Sinemada, “Paramparça Aşklar ve Köpekler” filmiyle gönüllerimizi fetheden
Alejandro Gonzalez Inarritu’nun Biutiful’u oynuyordu.
Javier Bardem ve Maricel Alvarez,muhteşem oyunculuğuyla film hemencecik seyirciyi içine çekiyordu.
Yazının başlığında kullandığım “tesadüf”lerden ilkini filmin başlarında yaşadım. Barcelona’nın varoşlarındaki kaçak işçiler bir çanta imalathanesinde çalışıyorlardı. İnsanlık dışı koşullarda üretilen çantalardan biri belki de az önce aldığım çakma çantaydı…Karanlıkta çantanın şekline bir kez daha bakmayı denedim ama filmin akışını kaçırmaya başlayınca vazgeçtim.
***
Film arasında fark ettiğim ikinci tesadüfle adeta sendeledim.
Tesadüfe bakın ki, bu film neredeyse birebir derste gördüğümüz Melih Cevdet’in şiirini anlatıyordu. Ya da şiir filmi…
köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
için felsefe yapıyorlardı, çünkü
ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
köle sahipleri veriyordu onlara.
ve yıkıldı gitti likya.
için felsefe yapıyorlardı, çünkü
ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
köle sahipleri veriyordu onlara.
ve yıkıldı gitti likya.
Azgınlaşmış neo- liberal düzenin sömürücü yüzünü yumruk gibi yüzümüze çarpan filmin ikinci yarısını seyrederken artık fonda bu şiir vardı.
Sadece şiir mi…?
Barcelona’dan, Mısır’a, Çin’den, Türkiye’ye…Yeni dünya düzeninin en diptekilerinin hikayeleri filmle birlikte beyaz perdeye yansıyordu.
Inarritu, daha önceki gün Ankara OSTM’de kaçak işyerlerinde can veren 17 işçiyi anlatıyordu.
Inarritu , Mısır’da ABD destekli diktatörlüğün günde 2 dolara mahkum ettiği 40 milyon aç insanı anlatıyordu.
Inarritu , çalışma bakanının “güzel (biutıfıl) öldüler” dediği Zonguldak’taki 30 madenciyi anlatıyordu.
Inarritu, gösterişli kızların ve erkeklerin kı….ç..nı sallaya sallya giydiği jeanleri beyazlatırken genç yaşta ölüp giden kot kumlama işçilerini anlatıyordu.
Inarritu, Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü’nde silahla vurularak öldürülen Kenya’lı Testus Okey’in katillerinin bir türlü bulunamamasını anlatıyordu.
Ve… Inarritu’nun tıkandığı yerde sözü Melih Cevdet Anday alıyordu:
köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
için ekmek yapıyorlardı, çünkü
felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
için ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
felsefe veriyordu onlara.
ve yıkıldı gitti likya.
için ekmek yapıyorlardı, çünkü
felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
için ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
felsefe veriyordu onlara.
ve yıkıldı gitti likya.
Bize demokrasinin, sosyal devletin, insan haklarının mabedi olarak sunulan Bercelona’nın , Paris’in, Londra’nın banliyölerindeki faşizmi anlatıyordu film..
Ve soruyordu beyaz perdeden Inarritu: Daha başkentlerinin arka sokaklarındaki milyonlarca aç insanı kölelikten kurtaramayan liberal- kapitalist batı, Mısır’a , Yemen’e, Tunus’a nasıl demokrasi götürecek..?
***
Yazının burasında bir düzeltme yapmak istiyorum: Başlıktan itibaren kullandığım “tesadüf” kelimesini yok sayıyorum. Çünkü, Inarritu nun Biutiful’u, günümüz dünyasının gerçekliğini o kadar sade ve çarpıcı anlatıyor ki, herhangi bir günde ve günün herhangi bir saatinde filmden bir sahnenin karşımıza çıkmaması imkansız.
Nitekim, işe geldiğimde çalıştığım binanın yan tarafında her türlü güvenceden ve sosyal haktan yoksun Moğolisltanlı çocuklar neredeyse kilolarının iki katı ağırlığındaki moloz çuvallarının altında iki büklüm çalışıyorlardı. Inarritu’nun tek bir filmini seyredemeden, Melih Cevdet’in tek bir şiirini okuyamadan bu dünyadan göçüp gidecek çocuklar, kimbilir, belki de günde iki dolara 12 saat çuval taşıyorlardı.
felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
felsefesi. ve sahipsiz felsefenin
ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.
ekmeğin sahipsiz felsefesini
felsefenin sahipsiz ekmeği.
ve yıkıldı gitti likya .
hala yeşil bir defne ormanı altında.
felsefesi. ve sahipsiz felsefenin
ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.
ekmeğin sahipsiz felsefesini
felsefenin sahipsiz ekmeği.
ve yıkıldı gitti likya .
hala yeşil bir defne ormanı altında.
31 Ocak 2011 Pazartesi
Sevgili, muhterem, aziz, örgütlü vatandaşlarımız…!
Yapılan kamuoyu yoklamalarının yüzde 99’u AKP’yi yüzde 45 ve üstünde gösteriyor.
CHP’nin açıkladığı ankette bile AKP yüzde 40…
8 yıldır iktidarda olan bir parti üçüncü kez tek başına iktidarını neredeyse garantilemiş durumda.
Neden..?
Ekonomi çok mu iyi…
İşsizlik bitti mi..
Esnaf halinden memnun mu…
Çiftçi borç batağında değil mi..?
Tüm veriler, saydığımız bu alanda işlerin iyi gitmediğini gösteriyor.
O halde AKP neden düşmüyor…?
Şimdilik soruları burada keselim ve şöyle bir ahaliye bakalım…
İşte haber: "Sosyal paylaşım sitesi facebook üzerinden başlatılan 'AKP'ye içiyoruz' kampanyası kapsamında örgütlenen vatandaşlar, Türkiye'nin çeşitli noktalarında bir araya gelerek, yeni yapılan düzenleme ile alkol satışına sınırlama getirilmesini içki içerek protesto etti."
Ne güzel değil mi..?
Demek ki vatandaşlarımız AKP’ye karşı örgütlenmişler…?
Öyle bir örgütlenme ki AKP kendisi yapsa AKP’nin ekmeğine ancak bu kadar yağ sürer…
Vatandaşlarımız, her gün yaklaşık 800 bin bedava dağıtılan cemaat medyasının etkisine karşı, sevdiği, beğendiği medyaya destek vermek için değil…
Vatandaşlarımız, her ilde sayısı onları bulan tarikat dershanelerine, yurtlarına, okullarına karşı, kendi okullarını, yurtlarını, dershanelerini kurmak için değil…
Vatandaşlarımız, yoksul seçmeni AKP’nin elinden kurtarmak için gıda, giyim, sağlık yardımları yapacak kuruluşları organize emek için değil…
Vatandaşlarımız, gecekondulara, konfeksiyonlara, işsiz kahvehanelerine, atanamayan öğretmenlere gitmek için değil…
Vatandaşlarımız oy kullanmayan 12 milyon kişiyi sandık başına getirmek için değil…
Ne güzel, ne mutlu ki vatandaşlarımız içki içmek için çabucak örgütlenmişler.
Örgütlenmekle kalmamış, harekete geçmiş ve eylem koymuşlar…
Sevgili, muhterem, aziz, örgütlü vatandaşlarımız…!
Biliniz ki, bu ülkede her akşam kafayı çeken adam bile içkiye karşıdır.
Diyeceksiniz ki, yaşam biçimimizi korumayacak mıyız…?
Üzgünüm, muhterem, aziz, örgütlü vatandaşlarımız…Hep muhalefette kalarak yaşam biçiminizi koruyamazsınız…
Kitle gücü, sermaye gücü, medya gücü gibi günümüzün başlıca iktidar araçları arasında maalesef alkol yoktur…
Ya, çalışıp iktidara geldikten sonra yaşam biçiminizin keyfini çıkarırsınız, ya da 12 Haziran’da yaşam biçiminiz için düzenlenen mevlitte birileri bol bol şerbet içip ruhunuza fatiha okur…
Sevgili, muhterem, aziz, örgütlü vatandaşlarımız…!
Tercih sizin…
CHP’nin açıkladığı ankette bile AKP yüzde 40…
8 yıldır iktidarda olan bir parti üçüncü kez tek başına iktidarını neredeyse garantilemiş durumda.
Neden..?
Ekonomi çok mu iyi…
İşsizlik bitti mi..
Esnaf halinden memnun mu…
Çiftçi borç batağında değil mi..?
Tüm veriler, saydığımız bu alanda işlerin iyi gitmediğini gösteriyor.
O halde AKP neden düşmüyor…?
Şimdilik soruları burada keselim ve şöyle bir ahaliye bakalım…
İşte haber: "Sosyal paylaşım sitesi facebook üzerinden başlatılan 'AKP'ye içiyoruz' kampanyası kapsamında örgütlenen vatandaşlar, Türkiye'nin çeşitli noktalarında bir araya gelerek, yeni yapılan düzenleme ile alkol satışına sınırlama getirilmesini içki içerek protesto etti."
Ne güzel değil mi..?
Demek ki vatandaşlarımız AKP’ye karşı örgütlenmişler…?
Öyle bir örgütlenme ki AKP kendisi yapsa AKP’nin ekmeğine ancak bu kadar yağ sürer…
Vatandaşlarımız, her gün yaklaşık 800 bin bedava dağıtılan cemaat medyasının etkisine karşı, sevdiği, beğendiği medyaya destek vermek için değil…
Vatandaşlarımız, her ilde sayısı onları bulan tarikat dershanelerine, yurtlarına, okullarına karşı, kendi okullarını, yurtlarını, dershanelerini kurmak için değil…
Vatandaşlarımız, yoksul seçmeni AKP’nin elinden kurtarmak için gıda, giyim, sağlık yardımları yapacak kuruluşları organize emek için değil…
Vatandaşlarımız, gecekondulara, konfeksiyonlara, işsiz kahvehanelerine, atanamayan öğretmenlere gitmek için değil…
Vatandaşlarımız oy kullanmayan 12 milyon kişiyi sandık başına getirmek için değil…
Ne güzel, ne mutlu ki vatandaşlarımız içki içmek için çabucak örgütlenmişler.
Örgütlenmekle kalmamış, harekete geçmiş ve eylem koymuşlar…
Sevgili, muhterem, aziz, örgütlü vatandaşlarımız…!
Biliniz ki, bu ülkede her akşam kafayı çeken adam bile içkiye karşıdır.
Diyeceksiniz ki, yaşam biçimimizi korumayacak mıyız…?
Üzgünüm, muhterem, aziz, örgütlü vatandaşlarımız…Hep muhalefette kalarak yaşam biçiminizi koruyamazsınız…
Kitle gücü, sermaye gücü, medya gücü gibi günümüzün başlıca iktidar araçları arasında maalesef alkol yoktur…
Ya, çalışıp iktidara geldikten sonra yaşam biçiminizin keyfini çıkarırsınız, ya da 12 Haziran’da yaşam biçiminiz için düzenlenen mevlitte birileri bol bol şerbet içip ruhunuza fatiha okur…
Sevgili, muhterem, aziz, örgütlü vatandaşlarımız…!
Tercih sizin…
12 Ocak 2011 Çarşamba
Anadolu'lu HESO ile HES’lerin türküsü
Kırmanci’de ayıya HES denir…
Özellikle ormanlık bölgelerde yaşayan köylülerde hep bir HES (ayı) korkusu vardır.
Ancak, ayının köylüye zarar verdiği olaylar çok seyrektir.
Çünkü köylü, ayının ne zaman tehlikeli, ne zaman uysal olduğunu bilir. Ayıya rastlarsa onun saldırmaması için nasıl davranması gerektiğini artık öğrenmiştir. Ormanın neresinde ayı olur, günün hangi saatinde ve yılın hangi mevsiminde ayının davranışı nasıldır, yüzyıllardan süzüp gelen tecrübelerle bilinç haline gelmiştir. Yani ayı, köylünün doğadaki yaşamının bir parçası daha doğrusu bir aktörü haline gelmiştir. Öyle ki ayı ile insan arasındaki konuşmalar dünyanın önde gelen fabl( hayvanların konuşturulması) eserlerine denk güzelliktedir.
Metin Kemal Kahraman kardeşlerin, sözlerini Kırmanci olarak yazdıkları Heso u Heso türküsü bu tarzın güzel örneklerdendir.
Türkünün girişi şöyle:
“Ma ve xêr, bira Heso!
Namê to kî Heso,
Namê mi kî Heso
Mirê kî beso,
Torê kî beso”
Namê to kî Heso,
Namê mi kî Heso
Mirê kî beso,
Torê kî beso”
Yani; Hasan adında biri ormanda ayı ile karşılaşmış. Önce çok korkmuş ve ardından, merhaba ayı kardeş, senin adında da Heso, benim adım da Heso…Sana da yeter, bana da yeter…”diye başlamış söze…
Doğal bir gerçeği sade , net anlatmış: “İnsanı ve hayvanı doğada kendi haline bırakırsan doğa ikisine de yeter.”
***
Şimdi nereden çıktı bu HES’li, AYI’lı hikaye diyeceksiniz…
Bir süredir, Anadolu köylüsünün başı yine HES’lerle (Hidro Elekrik Santrali) dertte. Çoğu, çok uluslu şirketlerin taşeronu olan iktidar hormonuyla büyümüş konsorsiyumlar, nerede güzel akan bir dere, nerede serin bir vadi, nerede çağlayan bir şelale varsa hemencecik konduruyorlar HES’i…
İş makinaları, dinamitler, hızarlar devreye girip doğayı alt üst ediyor. Dere gidiyor, vadi gidiyor, orman gidiyor, şelale gidiyor…Ev, tarla, tarihi eser, mezar, ziyaret ne varsa durgun ve renksiz suların altında yok ediliyor.
Fırtına Vadisi’nden, Munzur’a, Bergama’dan, Hasankeyf’e kadar, Anadolu köylüsünün en büyük korkusu artık yeni HES’ler…Doğadaki HES’lerin (ayı) huyunu suyunu bilen köylü, dışardan gelen bu yeni HES’lerle nasıl mücadele edeceğini henüz tam bilmiyor…
Ama pes etmiyor da…Örgütleniyor. Bilinçleniyor…Mahkemeye başvuruyor. Koruma Kurullarıyla, Yargıtay, Danıştay kararlarıyla tanışıyor.
Kafalarındaki bin bir şeytanlık ,oyun ve yutturmaca ile doğanını canına okumaya gelen bu HES’çiler, şimdi Anadolu köylüsünün inatçılığı, yüksek sezgi gücü ve sabrıyla karşı karşıyalar.
Bakalım Anadolulu HESO ile Çokuslu HES’lerin türküsü nasıl yazılacak… ?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

