9 Mart 2013 Cumartesi

CHAVEZ BİZE NE BIRAKTI..?

“Halkımızı sindiren tüm zincirleri, açlık, yoksulluk ve sömürgecilik zincirini kırmadan önce istirahate çekilmeyeceğiz. Ya bu ülke özgür bir ülke olacak, ya da onu özgürleştirmeye çabalarken öleceğiz."-Hugo Chavez-



Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’in ölümü, sadece kendi ülkesinde ya da Latin Amerika’da değil, İran, Suriye, Kuzey Kore, Çin, Rusya başta olmak üzere bir çok ülkede üzüntüyle karşılandı.

Kuşkusuz başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere İngiltere, İsrail gibi emperyalist ülkelerin yönetimleri ise bu ölüm haberini sevinçle karşılamışlardır.


 Peki ya Türkiye..?

Sağ-Muhafazakar siyasetin görüşünü her zamanki sığlığıyla AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik açıkladı. “Büyük bir petrol ülkesi olmasına rağmen Venezuelalılar açlık içinde yaşıyormuş” da, umarız,bu güzel ülke,Küba modelinden yakasını kurtararak demokrasiyle yola devam eder” miş. Hüseyin Çelik, Venezuela’ya demokrasi dileyen bu açıklamasını siyasi patronu başbakanın basını susturma emirleri yağdırdığı bir günde yapıyordu.

Hüseyin Çelik perdeyi açınca,  Amerikancı, sağcı, liberal ne kadar isim varsa sosyal medyadan akın ettiler. Chavez diktatörmüş, Chavez popülistmiş. “Başbakan Erdoğan bugün emretsin, yarın Milliyet'i kapatırız, diyen bir patronun gazetesinde yazan Kadri Gürsel diktatör olarak nitelediği Chavez’in arkasından gözyaşı dökenleri cahil olmakla itham ediyordu. Bir zamanlar liberal, sonra ulusalcı takılan ama ODA TV operasyonu yapılınca korkudan kapağı Amerika’ya atan Oray Eğin de atlantik ötesinden nefretini kusmakta gecikmiyordu.

Hüseyin Çelik, Kadri Gürsel, Oray Eğin gillerin sağcı,Amerikancı, liberal,cahilce fikir kusmuklarına sabah sabah daha fazla maruz kalmamak için çektim sosyal medyanın sifonunu çıktım. İşe gelince Venezuela’nun uluslararası yayın yapan TeleSUR kanalının Türkiye muhabiri Lucas Fariyoli’yi aradım. Anne tarafından Arjantin, baba tarafından İspanyol olan Lucas İngiltere’de eğitim görmüş. 3 yıldır da Türkiye’de gazeteciliğin yanısıra Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans yapıyor.

Chavez’in Latin Amerika, Avrupa ve Türkiye’de nasıl algılandığı üzerine sohbet ederken Bolivarcı Liderin Türkiye’de pek bilinmediğini söyledi. Chavaz’e sempatiyle bakan, seven, destekleyen sol çevrelerin bile bu küresel lideri çok az bildiğini vurguladı.

Son seçimleri yerinde  izleyen ve Chavez’in zaferine tanıklık eden Yüksel Kılınç ile İbrahim Aydın’ın, Yön Radyo , Yurt ve Birgün Gazetelerindeki yayınlarını takip ederken de 21’nci yüzyılın bu ilk devrimini yeterince kavramadığımızı hatta ülke olarak ıskaladığımızı  fark etmiştim. İşte bu düşüncelerle Venezuela ve Chavez hakkında öğrenmemizi, bilgilenmemizi sağlayacak kaynakları bir kez daha gözden geçirdim.

Özellikle “kitap yayını” alanında sınırlı sayıda kaynağın olduğunu belirterek durumu özetlemeye çalışayım.

İlk sıraya “Hugo Chavez Venezuela Devrimini Anlamak” adıyla Güncel Yayıncılık’tan çıkan Marta Harnecker’in kitabını koyabiliriz. Samir Amin, kitabın önemini şu cümlelerle anlatıyor. Hugo Chávez Frias, bu uzun söyleşiyle kafa karışıklığına ışık tutmayı amaçlıyor. Chavez´in bu devrimci süreçte oynadığı başat rol ve halk içindeki tüm sınıflardan aldığı muazzam destek, bu kitabı daha da önemli hale getiriyor.“

Kaynak olarak başvurabileceğimiz bir başka kitap ise Richard Gott’ın “Hugo Chavez ve Bolivarcı Devrim” adlı kitabı. Yordam Kitap tarafından yayınlanan İngiliz Gazeteci Richard Gott’ın bu titiz araştırması yine aynı özenli çeviriyle okuyucuya sunuluyor.

Eva Golinger’in dünya çapında yankı yapan kitabı “Chavez Şifresi”,  ABD’nin,  çıkarlarına aykırı bulduğu bir yönetimi devirmek için her türlü antidemokratik yolu denemekten çekinmediğini belgelerle ortaya koyuyor.Günün birinde bu dünyanın düzeni değişirse, sadece bu kitap bile süper güç Sam Amca’nın yoksul Venezuela halkına karşı işlediği suçların iddianamesi olabilir.

Cüneyt Akalın’ın Cumhuriyet Kitapları’ndan çıkan “Bolivar'dan Chavez'e Latin Amerika” adlı kitabı ise Chavez’i ve Venezuela Devrimi’ni daha başka pencereden görmemizi sağlıyor. Chavez sosyalist mi, komünist mi, küçük burjuva devrimcisi mi gibi alışıldık tartışmalar süredursun Cüneyt Akalın bize Chavez’in dayandığı tarihsel kökleri anlatıyor. Ulusalcılık, yurtseverlik  milliyetçilik, tartışmalarının yapıldığı günümüz Türkiye’sine de ışık tutacak çarpıcı ayrıntılarla dolu kitap.

Ve…Su gibi akan, elinize aldığınızda roman gibi okuyabileceğiniz başka bir yerli kitap, Gazeteci-yazar Ece Temelkuran’ın 2006 yılında yayınlandığında yankı yapan “Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita” adlı kitabı.Temelkuran Venezuela’da geçirdiği günlerdeki izlenimlerini bizimle paylaşırken Venezuela’nın ara sokaklarına, yoksul insanlarının dünyasına bu yoksul dünyadan bir devrimin doğuşuna doğru sürüklüyor, bizi.

Kitaplarla ilgili son bir not: Nazım Kitaplığı’ndan yayınlanan “Venezüella'da Neler Oluyor? Hugo Chavez ve Bolivarcı Devrim” adlı derleme  Chavez’in dünya sol ve devrim hareketi için ne anlam ifade ettiğini merak edenler için iyi bir başlangıç kitabı olabilir. 

***

 İletişim olanaklarının oldukça fazla olduğu günümüzde sadece  kitaplarla yetinemeyiz. İnternet ortamında da gözlem, makale, röportajlardan oluşan oldukça zengin kaynakların bulunduğunu belirtelim. Üç internet sitesini özellikle vurgulamak gerekir. www.sendika.org, www.sol.or.tr ve Latin Amerika Haber Ajansı’nın Türkçe internet sitesi  www.plturkce.org

***

Evet Hugo Chavez artık yok. Daha eşit, daha adil daha yaşanılabilir bir dünya kurmak isteyenlere büyük bir miras bıraktı. Bu mirası yoksulların, ezilenlerin, işçilerin, işsizlerin yararına sunabilmek nasıl bir gerçekliğe dayandığını kavramaktan geçer, öncelikle.  21’nci yüzyılın ilk devrimini ve lideri Chavez’i liberallerden,sağcılardan,Amerikancılardan öğrenecek halimiz yok.Yüzümüzü bilinçle, umutla, döneceğimiz Chavez gerçeği gün gibi önümüzde duruyor. Ve unutmamak lazım: “ Gerçekler Devrimcidir”  

2 Mart 2013 Cumartesi

KENDİ KRALLIĞINI YIKAN, İNSAN YILMAZ GÜNEY


 "sanatın apolitik olması egemenlerle işbirliği    yaptığı anlamına gelir" - Bertolt Brecht-

80’li yılların sonlarıydı. Yatılı bölge okulunda ortaokul öğrencisiydim. Video furyası sürüyordu. Kasabadaki videocudan en çok Cüneyt Arkın ile Bruce Lee filmleri kiralanırdı. Yılmaz Güney ise yasaklıydı. Bir toplama kampını andıran yatılı okulda Yılmaz Güney videosunu alıp topluca seyretmek hayaldi. Ancak ortada ilk bakışta tuhaf denebilecek bir durum vardı. Okulun erkek öğrencileri “Yılocular” “Cinocular” diye neredeyse ikiye bölünmüştü. Bir tarafta televizyonda, videoda filmleri gösterilen Cino (Cüneyt Arkın) diğer tarafta yasaklı olan Yılo… (Yılmaz Güney). Nasıl oluyor diyeceksiniz, şöyle oluyordu: Kasabanın kenar sokaklarının birinde küçücük bir dükkan vardı. Çay, oralet, (oralet var mı hala),ayran tost bulunurdu. Bir kaç çeşit de yemek olurdu. Hafta sonu çarşı izninde Yılocular bu dükkana doluşurdu. Tahta taburelerde oturur, oldukça yükseğe kurulmuş televizyonda Yılmaz Güney filmlerini  videodan izlerlerdi. Daha doğrusu izliyorlarmış çünkü ben daha görmemiştim. Anlayacağınız hiçbir filmini görmeden ben de Yılocu olmuştum. Bir gün okulun koridorlarında hızla bir “kasaba efsanesi” yayıldı: “Cüneyt Arkın ile Yılmaz Güney  Boğaz Köprüsü’nde buluşup teke tek kavga etmişler. Yılo bir yumrukta Cino’nun burnunu dağıtmış. Cino’nun burnu bu nedenle yamukmuş. ( işin gerçeği Cüneyt Arkın 1960’lı yıllarda bir burun ameliyatı geçirmiş) Biz Yılocular kendimizi bu efsaneye öyle kaptırdık ki çarşı izninin gelmesini dört gözle bekleyip bir Cumartesi öğle sonrası kendimizi küçücük video dükkanına atıverdik. Yalnız video seyretmek için bir şeyler yiyip içmek şarttı. Parayı anca denkleştirip beş kişi bir tabak kuru fasulye aldık. Beşimiz bir yandan ekmek banıp aynı tabaktan fasulye yiyorduk, bir yandan da videodan Yılo’nun filmini seyrediyorduk. Yılmaz Güney yasaklı olduğu için yaptığımız bir bakıma illegal bir eylemdi. Eylem gözcüsü niyetine sokağın girişinde bir kişi beklerdi. Polis o yöne doğru gelince haber verirdi.  Hemen Yılmaz Güney filminin video kaseti çıkarılır Küçük Ceylan’ın filmi konurdu videoya. Polis gidince tekrar Yılmaz Güney kaseti battaniyenin altından çıkarılır videoya konurdu. Bu şekilde film birkaç kez bölünürdü. Üstelik her seferinde film nerede kalmıştı diye,  ileri geri dakikalarca sarıp dururdu dükkanın bir gözü kör şişko sevimli sahibi…

***

Prof. Dr. M. Şehmus Güzel’in “İnsan Yılmaz Güney” kitabının daha kapağına bakar bakmaz çocukluğumdan kalan işte yukarıdaki bu hikayeyi hatırladım. Şehmus Güzel’in kitabının ilk baskısı  1994 yılında yayımlanmış. Kaynak Yayınları  kitabın ikinci baskısını “İz Bırakanlar” serisinden kısa bir süre önce tekrar yayımladı.

İyi ki de yayımlamış. Çükü bu kitap Yılmaz Güney hakkında yazılan en objektif kitaplardan biri. Belki de birincisi.

Kendisi de Fransa’da yaşayan Şehmus Güzel, Yılmaz Güney’i 1950’li yıllardan itibaren ölümüne kadar edebiyat, sinema, sanat çevrelerinde ve hapishane yıllarında tanımış Ali Dede Altuntaş, Erdem Buri, Tülay German, Mehmet Güven, Ali Bucak, Kazım Binali Akpınar, Bekir Yunus Dost, Necdet Nakiboğlu, Yılmaz Sağlıkçı, Erdoğan Sezgin, İsmail Yıldırım, Mehmet, Koç Doğan Yurdakul, Abidin Dino, Marie Christine Malbert  ile saatlerce, günlerce süren söyleşiler yapmış.

 
Yılmaz Güney hakkında yazılan kitapları titiz bir şekilde okuyup inceleyen Prof. Güzel, “İnsan Yılmaz Güney”i  bize sunarken zengin ve değişik açılardan anlatımlara yer veriyor. Bizi Yılmaz Güney’in iç dünyasına doğru çekiyor. Bunca filmin, hikayenin, senaryonun arkasındaki sırrı anlatıyor. Tam anlamıyla Yılmaz Güney gerçeğiyle baş başa bırakıyor okuyucuyu.

***

Peki, nedir Yılmaz Güney gerçeği ve bu gerçek günümüz dünyasında ne ifade ediyor. Geçerliliğini koruyor mu? Hemen yanıt verelim: Evet koruyor.

Ölümünün üzerinden 30 yıl geçmiş olmasına rağmen gencinden yaşlısına neredeyse tüm kuşakların belleğinde hala dipdiri varlığını sürdürüyor Yılmaz Güney. O, yaşamını yitirirken  daha doğmamış olan ve şimdi 30’lu yaşlarına girmiş nice insandan tutun da üniversite, lise öğrencilerine kadar milyonlarca gencin dünyasında heyecan fırtınaları yaratmaya devam ediyor.

Günümüzün sanat, siyaset, toplumsal sorunları hakkında Yılmaz Güney’in enerjisi, duruşu, çalışkanlığı hala gün gibi taze. Deyim yerindeyse “modası geçmemiş” geçmeyecek bir sanatçı, bir devrimci, bir aydındır Yılmaz Güney. Her türlü yasaklama, karalama, yok etme çabalarına rağmen sağcı iktidarlar O’nu halkın gözünden düşüremediler. Marjinalleştiremediler.

İşte Şehmus Güzel’in “İnsan Yılmaz Güney” kitabı Yılmaz Pütün’ün Yılmaz Güney’e dönüşmesini anlatıyor. Duygularının, ilişkilerinin, sevinçlerinin, kızgınlıklarının, kısacası  kişiliğinin kılcal damarlarına çekecek ayrıntılar sunuyor bize.

Kitabın son sayfasını okuyup kapağını kapattığımızda 47 yıllık ömrünün dörtte birinden fazlasını hapiste ve sürgünde geçirirken nasıl oluyor da bu kadar üretebiliyor. Bu kadar insanı tanıyabiliyor, etkileyebiliyor, örgütleyebiliyor diye düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz.

Evet, nasıl oluyor?

***

Bir kere Yılmaz Güney’in büyük bir üretme enerjisi var. Bu öyle bir enerji ki  yetenek ve çalışkanlıkla harmanlanmış, atak, cesur kişiliğinin derinliklerinde büyük bir özgüvene dönüşmüştür. Günümüz aydınının yorgun, içe dönük, bohem yaşamının tam tersidir Yılmaz Güney’in üretme becerisi. O’nda edebiyat, sinema, siyaset bir tutkudur.

  “Hayatımız,  farkına varmadığımız binlerce hikaye, binlerce film ile dolu. Onları, kimsenin göremediği,  ya da önemsemediği şeylerin filmini yapacağım sevgili”

Yoksul bir ailede dünyaya gelmiş, yoksul bir çevrede büyümüş, ama bu yoksulluğu büyük bir zenginliğe çevirmeyi başarmıştır. Halkı kategorize etmeden, itelemeden, ayırmadan… İçten gelen bir duyguyla sevdiği halk da O’na bu sevgisini misliyle geri vermiş, karşılıklı sevgi artarak büyümüştür. Dönemin Adalet Partisi’nin kalesi olan Isparta’da bile O’nun halka, halkın O’na olan sevgisinde bir azalma olmamış.

 “Ortaokul, ilkokul çocukları toplanıp ziyarete gelirdi. Davraz Mahallesi’nin kadınları börek, çörek yapar getirirlermiş. Isparta gibi bir yerde kadınların bunu göze alması bence önemlidir.”

(…)”Bu arada 25 yıllık sivil polis Sabri de Yılmaz Güney’i ziyarete gidiyor. Yılmaz Güney’e durum anlatılıyor. O Sabri’yi alaya alıyor. Daha sonra Sabri emekli olunca bir halı emanet deposu açıyor. İsmi: Güney”

Ancak, Yılmaz Güney’in halka olan sevgisi körü körüne bir sevgi değildir. Aşama aşama gelişen bilinciyle sevgisini birleştirmesini bilmiş, bu bilinç halkı bütün gerçekliğiyle kavramasını sağlamıştır. Evet halk için mücadele etmiştir ama kafasında yarattığı, idealize ettiği hatta günümüzde bazı sol çevrelerin kutsallaştırdığı, bazılarının ise aşağıladığı bir halk değil bu. İşçi, memur, öğrenci, lümpen, kabadayı, burjuva, aydın… Herkesle ilişki kurmuş herkesin dünyasına girmiş, herkesi dinlemiş, etkilemiş, etkilenmiş.

“Güçlü sezgileri ve duygularıyla hayatı, hayatın işleyiş yasalarını, en can alıcı yanlarından yakalıyor, kavrıyor, aktarıyordu. Güçlü gözlemciliği sayesinde yaşamın gerçekliğiyle hep iç içe oluyordu. O her yarattığı eserinde daima yaşanandan yola çıkacak, toplumsallığı, bilimselliği ve sanatsallığı birlikte yoğuracaktı”

İşte bu özelliğidir ki Yılmaz Güney’i halkın gözünde Kral (Çirkin de olsa Kral) mertebesine çıkarmıştır. Türkiye nüfusunun 30 milyon olduğu 1968’de ‘Seyithan’ filmini 8.5 milyon kişi izlemiş, Yılmaz Güney adeta bir halk hareketine dönüşmüştür. 

Ancak, Güney, büyüyen bu sevgiyi niteliksel olarak irdelemiş, gerektiğinde halkın beğeni ve isteklerine karşı durması gerektiğini de kavramış, cesur davranmıştır. Kendi krallığını kendisi yıkmış, “İnsan Yılmaz Güney” olmuştur. Yeni bir anlayış, yeni bir tarz, yeni bir gerçeklikle yola devam etmiş, eskiyi yıkmadan yeniyi yaratamayacağı bilinciyle yepyeni bir hayat kurmasını başarmıştır. Bunu da yine sinemasıyla yapmıştır. ‘Arkadaş’ filmi ile “Çirkin Kral” efsanesini adeta yerle bir etmiş, filmin kadın karakterinden dayak yemesi halkın gözündeki kabadayı, maço Yılmaz imajına atılan bir dayak olmuştur.

İnsan hayatı çeşitli hatalarla doludur. Bunun için kimsenin kimseyi mahkum etmeye hakkı yoktur. Biliyorum ben kendimi, yaşadığım hayatı geldiğim yeri. İyi şeyler yanında çok kötü huylar edindiğimi, basit bir takım kurgular içinde olduğumu huzursuzluk kaynaklarımı, hepsini biliyorum. Bunları çok kısa zamanda düzeltmem mümkün mü değil mi, zamana kalmış.

Yılmaz Güney, sanatsal yaşamında dünya çapında başarılar elde etti. Sinemasını, okuma yazma bilmeyen ev kadınından, Paris’teki profesöre kadar her kesimden milyonlarca kişi izledi, benimsedi, sevdi. Güney, “devrimci sanat” nasıl olmalı, sanatı kitleleri etkilemek için nasıl kullanmalı, sanatı “devrim yolunda” bir araç haline nasıl getirmeli gibi, sol-Marksist çevrelerde üzerine kafa yorulmuş bir çok soruya sinemasıyla net yanıtlar verdi.

Sadece bir aktör, bir oyuncu, bir yazar olarak değil, aktif bir devrimci olarak da mücadeleye atıldı. Bugün hala solun en büyük sorunlarından olan bölünme, parçalanma, fraksiyon ve hiziplere ayrılma konuları üzerine büyük çabalar içine girdi. Solu bütünleştirme, bir araya getirme gibi bir misyon edindi adeta.

Mahir Çayan ve grubu ile yakın ilişkileri vardı. TKP-ML Genel sekreteri Süleyman Cihan ile İmralı Adasında birkaç kez görüşmüştü. Ama seçimlerde Ecevit’in desteklenmesi gerektiğini belirtecek kadar da sola bütünlüklü, genel ve şablonlardan uzak, gerektiğinde pragmatik bakabiliyordu.

Güney’in günümüze ışık tutacak siyasal davranışlarından biri de Kürt sorununa bakışıdır. Güney, baba tarafından Zaza-Anne tarafından Kürt’tür. Fransa yıllarında Paris Kürt Enstitüsü’nün kuruluşuna katılmıştır. Ancak etnik kimliğini hiçbir zaman sol, devrimci kimliğinin önüne geçirmemiştir. Kürtlerin “kendi kaderini tayin hakkını” ilkesel olarak savunmuş ancak pratik açıdan meseleye Ortadoğu halklarının ortak çıkarları temelinde ve  sınıfsal olarak bakmıştır.

“Ulusal nitelikli bir örgütlenme içerik olarak özellikle de bu koşullarda Burjuvazinin damgasını taşır. Burjuvazinin bağımsız örgütlenmesi, Kürt proletaryasının ve köylülüğünün de bu örgütlenme içinde bulunması burjuvazinin kuyruğuna katılması kendi sınıf çıkarlarını Kürt burjuvazisinin çıkarlarına tabi kılması anlamına gelir…

***

Evet, Türkiye’de sol, ilerici kesim özellikle son on beş-yirmi  yılda siyasal alanda büyük bir yenilgi aldı. Ama yılmadı, mücadeleye devam etti, ediyor. Bu mücadelenin ilerletilip bir iktidara dönüştürülmesi için toplumsal koşullar uygun. Ancak siyasetçi ve aydınlardaki yılgınlık, tembellik karamsarlık kitleleri de etkilemiş, milyonlarca insan adeta çıkışsız bırakılmıştır. Yılmaz Güney, solun bugünkü koşullarını aşması için de bize yol göstermeye devam ediyor.

‘Sürü’ filmine sinemalar tarafından ambargo uygulanması üzerine Güney, yer altı sineması projesini ortaya atmış, etkili kısa filmler çekerek mahallelerde duvara yansıtarak halk ile buluşmayı tasarlamıştır. (Şehir Tiyatroları’nın kapatılmasına karşı çıkan tiyatrocularımızın basın açıklaması yapıp dağılmalarına ne demeli?)

Yılmaz Güney, dünya çapında ünlü bir aktör iken Siverekli Öğrenciler Yardımlaşma Derneği’nin kurucusu ve başkanlığını yapmaktaydı. Öğrenci kantinlerinde, yurtlarında  gençlerle birlikteydi. (Tarikatılar, cemaatçiler gençlerin kafasını yıkadı. Eğitimi ele geçirdi diye ağlaşıp yerinde oturanlara ne demeli)

50 kişinin idam edildiği, yüzlerce kişinin işkencede öldüğü, her türlü örgütlenmenin yok edildiği 12 Eylül koşullarında ‘Yol’ filmi çekildi. Yılmaz Güney askerden ve cezaevinden film yöneten dünyadaki ilk, belki de tek yönetmendir. (AKP çok baskıcı, hatta faşist  diyerek köşesine çekilmeyi, küsüp bir daha üretmemeyi düşünenlere ne demeli?)

***

M. Şehmus Güzel’in “İnsan Yılmaz Güney, kitabının daha kapağını görür görmez, ilk kez Yılmaz Güney filimi seyrettiğim, çocukluğumdaki hikayeyi hatırladığımı yazının başında anlattım. O hikayenin ufak bir devamı daha var. Ortaokul, lise, üniversite ve meslek yaşamı derken yirmi yıl sonra o küçücük kasabadaki okuluma gittim. Harabeye dönmüş, yıkılmak üzereydi. İlçe merkezinde, tek tabak kuru fasulyeye beş “Yılocu”nun ekmek banıp yediği ve film seyrettiği eski video dükkanı hala duruyor mu diye merak edip baktım.

İnanmayacaksınız ama dükkan da, sahibi de yerindeydi. Video dükkanı zamana ayak uydurarak önce atari solunu, sonra internet kafe olmuştu. Ortaokul, lise çağındaki çocuklar bilgisayar başında gözleri ekrana çıkılı dalıp gitmişlerdi. Sokağın başında, polis geliyor mu diye gözcülük yapan da yoktu. Yılmaz Güney bir kez daha yasağı yenmişti. Posteri internet kafenin duvarında asılıydı. Aynen bugün milyonlarca facebook, twitter, cep telefonu kullanıcısının ve blog yazarının kişisel sayfalarındaki, ekranlarındaki  Yılmaz Güney fotoğrafları, filmleri, posterleri gibi.

“Gün Gelecek, dünya sinemasında sözü edilecek şeyler yapacağım. Yaptığımız filmler yıllarca afişlerde kalacak, çok sonra da gösterilmeye devam edecek. Hayata o kadar güvenle bakıyorum, geleceğin o kadar parlak olacağını düşünüyorum ki…”


 



Bu yazı 2 Mart 2013 tarihli Yurt Gazetesi'nin Kültür Eki'nde yayınlanmıştır.

16 Şubat 2013 Cumartesi

TÜRKÜ DİLİ VE EDEBİYATI

Ruhi Su, siyasal nedenlerle tutukludur. Bir çok tutukluyla birlikte otobüsle Adana Cezaevine doğru yola çıkarılırlar. Aynı otobüste bulunan Ahmet Baba, şöyle anlatıyor: “Hepimizi bir otobüse doldurup birbirimize zincirle bağladılar. Geceleyin Niğde Ovası’ndan geçiyoruz. Çişimiz geldi. Otobüsü durdurtup dışarı çıktık.  Birbirimize zincirle bağlı olduğumuzdan  birimiz çişe oturduk mu hepimiz oturuyor, kalktık mı hepimiz kalkıyoruz. Anadolu bozkırları yaz gecelerinde dehşet güzel oluyor. Büyülü, saydam bir gece. Ayışığı altında Hasan Dağı yalap yalap ediyor. Uzakları, dağları, özgürlüğü gözlerimizle okşuyoruz. İşte tam bu anda Ruhi Su birden coşuyor. Sanırsınız Hasan Dağı binlerce, milyonlarca yıldır karnında sakladığı ateşini çıkarıyor.”
Gidiyor kalktı göçümüz
Gülmez, ağlamaz içimiz
İnsan olmaktı suçumuz
Hasan Dağı, insan olmak


Evet, Ruhi Su’nun heybetli sesinden her dinledikçe ürperdiğimiz  Hasan Dağı türküsünün öyküsü böyle.

***
Peki Türkü nedir..? Türküyü nasıl tanımlayabiliriz..?
Cahit Öztelli’ye göre Türkü; halkın iç âlemini yaşatan, beşikten mezara kadar bütün yaşayışını içine alan en dikkate değer edebi üründür. Fuat Köprülü’ye göre kendine özgü bir beste ile söylenen halk şarkılarıdır, türküler. Pertev Naili Boratav ise şöyle tanımlamış Türküyü: “Halkın sözlü geleneğinde oluşup gelişen, çağdan çağa ve yerden yere içeriğinde olsun, biçiminde olsun değişikliklere uğrayabilen ve her zaman bir ezgiyle söylenen şiirlerdir.
Anadolu insanı aşktan ölüme, doğumdan, hastalığa, yemeklerden, coğrafyaya, savaşlara kadar her derdini, her duygusunu, her isyanını türkülere dökmüş.  



***
Bu yazıda, aynı zamanda bir edebiyat ürünü olan türkülerin , romanlarda , şiirlerde daha doğrusu yazarların şairlerin dünyasında nasıl yer aldığını, yazının sınırlarından taşan duyguların anlatımında türkünün nasıl devreye girdiğini, edebiyatın türkünün, türkünün ise edebiyatın diline nasıl tercüman olduğuna örnekler sunmaya çalışacağız. Yazıda sözü geçen edebiyat eserlerini daha önce okuduysanız bir kaz daha elinize alıp şöyle biraz karıştırırken müzik çalarınızda türküler olsun. Okumadıysanız, bugünden tezi yok yolunuzu önce bir kitabevine düşürüp bir kitap alabilir,  ardından bir türkü albümü aldıktan sonra iyi bir başlangıç yapabilirsiniz.

***
Halk müziğimizin halk edebiyatımızın bilinen ilk ozanı kimdir? Araştırmacılar bu soruya Dede Korkut, yanıtını verirler. Araştırmacı Sait KÜÇÜK, Dede Korkut'un Türk coğrafyasındaki bütün ozanların piri olduğunu söyler.
Dede Korkut hikayelerinden oluşan anonim derlemenin adı: Kitabı-ı Dede Korkut alâ Lisan-ı Tâife-i Oğuzhân'dır. Yani Oğuz Halklarının Diliyle Dede Korkut Kitabı...Kitapta yer alan 12 hikayede halk türküleri, maniler, başta olmak üzere eşsiz kültür değerleri yer alır. Dede Korkut'un halk müziğindeki önemli yerinin nedenlerinden biri de ilk kopuzu yani sazı yapan kişi olarak kabul edilmesi.

Evliyâ Çelebi’nin Seyahatnâme’si , tarihi değerinin yanı sıra  edebiyatımız için de benzersiz bir yere sahiptir. Evliyâ Çelebi, seyahatnamesinde halk edebiyatına, türkülere, koşmalara, manilere ve destanlara yer verir. Aşıklardan bahseder. Aşıklardan çöğür şairleri diye söz eder. Gedayi ve Köroğlu, Evliyâ Çelebi’nin üzerinde durduğu iki halk edebiyatı ustasıdır.

Romanları tümüyle Anadolu halk kültürüne dayanan Yaşar Kemal, aktif olarak da türkü derleyicisidir. Büyük ustanın derlediği türküler “Sarı Defterdekiler” adlı yapıtta bir araya getirildi ve yayınlandı. Kitapta  koşmalar, varsağılar, destanlar, türküler, ağıtlar, mani ve bilmeceler, türkülü halk hikayeleri yer alıyor...
Yaşar Kemal türküleri şöyle anlatıyor: “Türküler tıpkı kırk bin yıl su altında kalmış, yıkanmış, cilalanmış çakıl taşı gibidir.” Yaşar Kemal’in 'Yılanı Öldürseler' adlı yapıtının adı ise birebir bir türden alınma Aynı adlı Fethiye türküsünün sözleri şöyle:
Aktaşı kaldırsalar
Yılanı öldürseler
Küçükten yar seveni
Cennete gönderseler.'


Türk edebiyatının toplumcu gerçekçi öncülerinden olan Orhan Kemal’in özellikle işçileri, yoksulları, halk kesimlerini anlatırken kullandığı  coşkulu ve akıcı dil adeta bir türkü gibi yayılır gider. Orhan Kemal ölümsüz eseri Cemile’de bir balkan türküsünü şu şekilde büyük bir coşkuyla anlatır:
"Boşnakça bir halk türküsüydü bu. Bu türküde bir Avşar kilimindeki renklerin cümbüşü vardı. Bu türküde hasret vardı, bu türküde arzu, bu türküde aşk. Bu türkünün motifleri Hint’de, Çin’de, Kazablanka’da, New York’da, Po Vadisi’nde, Güney Amerika Bozkırları’nda, Orta Anadolu’da da vardı. Bu türkü insanlığın hasretlerini, arzularını belirten nakışlarla işli bir türküydü.”


Tarih ile edebiyatı buluşturan romanlarının yanı sıra köy yaşamını ve köylü kültürünü usta bir şekilde anlatan Kemal Tahir, eserlerinde sık sık türkülerin anlatım gücüne başvurur. Kemal Tahir'in önemli romanlarından Sağırdere'de de yöreye ait bir türkü şöyle anlatılıyor. Romanın baş kahramanlarından Mustafa çalışmak için Ankara'ya gider. İnşaatta taş ustası Cemal Usta'nın çırağıdır. Bir çalışma anında gurbetçi Cemal Ustanın dudağından bir türkü dökülüyor. Çiçekdağı yöresine ait bu türkü şöyle:
Babınadır, deli gönül babına
Koç yiğitler sığmaz oldu kabına
Al çamın, boz meflenin dibine
Köfür köfür yatmamıza ne kaldı.


Necati Cumalı’nın bir şiirini, hikayesini ya da romanını okudunuz mu? Okumadıysanız şu andan itibaren okumaya karar verip  edebiyatımızın usta bir ismiyle daha tanışabilirsiniz. Cumalı’nın  şiirleri gibi hikaye ve romanları da son derece dokunaklı, aşk, ayrılık gurbet temalarını yoksul inşaların hikayeleriyle birlikte anlatır. 1921’deki mübadelede Batı Trakya’dan İzmir’e göç eden bir ailenin çocuğu olan Cumalı, Zeliş adlı romanında Cemal ile Zeliş’in aşkını öyle duru, öyle coşkulu öyle sürükleyici anlatır ki tıpkı ardarda söylenen içli türküler gibi akar gider kitap. Cemallerin çardağı ile Zeliş’lerin çardağı birbirine çok uzak değildir. Cemal, Zeliş’in dikkatini çekmek amacıyla kurumuş otları bir yere toplar ve ateşe verir. Cemal’in kardeşleri yanan ateşi keyifle seyrederler. Cemal, Zeliş’in duyacağını düşünerek türküler söyler.
Cumalı, türkülere olan tutkusuna sadece romanlarında yer vermekle kalmamış. Türkülere şiir de yazmış:

Ne söyler bu türküler
Ay karanlık gecelerde yüzen gemiler
Sevilip sevdikten sonra
İnsan böyle yalnız mı kalır
Bahtına hatırlamak mı düşer



Türk Edebiyatının büyük isimlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanları günümüzde de okuyucudan büyük ilgi görüyor. Tanpınar'ın  İstanbul, Ankara, Er¬zurum, Konya ve Bursa'yı anlattığı "Beş Şehir" adlı deneme kitabı ise kendi alanında bir şaheser olarak kabul edilmektedir. Tanpınar bu eserinde beş şehrin mimarisini, tarihini, kültürünü, müziğini, hatta seslerini çarpıcı bir tarzda anlatıyor. Tanpınar, Konya'yı anlatırken  türkülere adeta  başrol verir.
Tanpınar için Konya demek Selçuklu târihi, Mevlânâ ve Orta Anadolu Türkleri demektir. Yazarın İç Anadolu türküleriyle karşılaşmasını anlattığı seferberlik dönemindeki hatıralarını da naklettiği  5 Şehir'de şöyle çok önemli bir cümleyi yazmaktadır: "Anadolu’nun romanını yazmak isteyenler ona mutlaka bu türkülerden gitmelidirler.”



Sadece Türk edebiyatının klasikleşmiş ürünleri ve yazarlarında değil. Güncel edebiyatın bir çok eserinde de Türküler  yazının mimarisinin içinde önemli bir unsur olarak yer alırlar.
Edebiyat ve sinemamızın usta ismi Vedat Türkali’nin Tek kişilik ölüm adlı romanı Türkiye Komünist Partisi’nin tarihinden bir kesiti, idamı bekleyen bir genç ile o gencin yıllar önce boşanmış anne babasının etrafında bir dram eşliğinde anlatır.
İdama mahkum edilen oğlunu cezaevinde ziyarete giden babanın bekleme salonunda iç konuşmasındaki duygu yoğunluğu yine bilinen bir türkünü oluşturduğu ortak hafızayla birleştiriliyor:
“Ocağın yanındaki masadan kalkan kadınlara baktı. Gencecik onlar da.  Acılı, eski bir türkü gibi her şey !  ''Mızıka çalınır düğün mü sandın. Al yeşil bayrağı gelin mi sandın, Yemen’e gideni gelir mi sandın…gözleri yandı, yanacak..Çevirdi başını. İtelemeye çalıştığı son dizeler çakılmıştı içine. ''Dön gel ağam dön gel dayanamirem. Ağam öldüğüne inanamirem.'' Nedir çilesi bu ülke insanının? Şimdi de gencecik kadınlar cezaevi kapılarında. Al kızıl bayrağı gelin mi sandın?..  Cezaevine gireni çıkar mı sandın? Hiç mi bitemeyecek bu acı türküler ? “


Oya Baydar’ın yeni yayımlanan son kitabı “O Muhteşem Hayatınız” da Dersim İsyanı ve sonrasında yaşanan dramlar yer alıyor. Yerel ezgiler, türküler, deyişler, ağıtlar Baydar’ın romanının  en önemli unsurlarıdır adeta. Anlatıma derinlik, duygu yoğunluğu katan unsunlar…
***

Ve..Şiirin,  şairin  dünyasında türküler..
Halk şiiri geleneği zaten türküyle iç iç içedir. Her türkü bir bakıma bir halk şiiri örneğidir. Ancak geleneksel halk şiirinin ötesinde modern Türk şiirinde de türkü dilinin etkisini güçlü şekilde hissettiğimiz şairler var.

Bedri Rahmi Eyuboğlu...Dünyaca ünlü ressam ve şairimiz. Bedri  Rahmi, şiir, resim,  gravür, seramik, heykel, vitray, mozaik, hat, serigrafi gibi birçok formlarda eserler üretti. Tüm bu eserlerin ortak noktası ise türküler, halk kültürü ve halk edebiyatıydı. Çünkü Bedri Rahmi Eyüboğlu, geleneksel sanatları batı sanat teknikleriyle birleştirerek çok başarılı eserler üretti. Anadolu'dan evrensele giden yolu sağlam adımlarla yürüdü.
Türkülerden,  halk kültüründen damıttığı doğa ve insan sevgisini yaşama sevincine dönüştürdü. Bu sevinçle ürettikçe üretti. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun türküleri anlattığı "Türküler Dolusu" adlı şiiri bir halk müziği manifestosudur adeta.

Ah bu türküler, köy türküleri
Olgun bir karpuz gibi yarırılır içim
Kan damlar ucundan, murekkep değil
işte söz, işte ses, işte biçim:
'Uzun kavak gıcım gıcım gıcılar'
iliklerine kadar işlemiş sızı
Artık iflah olmaz kavak ağacı
Bu türkünün yüreğinde sancı var


Orhan Veli’nin meşhur şiiri “İstanbul Türküsü’nde şöyle bir bölüm var:
Urumelihisarı’na oturmuşum;
Oturmuş da, bir türkü tutturmuşum:
“İstanbul’un mermer taşları;
Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları;
Gözlerimden boşanır hicran yaşları;
Edalı’m,
Senin yüzünden bu hâlim.”


Bu şiirden de anlaşılacağı gibi Orhan Veli, türküleri çok seven bir şairimiz. Orhan Veli’nin en sevdiği türkü ise “Kazım’ın  Türküsü” başka bir adıyla “Mezar Arasında” adlı türküymüş. Orhan Veli’nin yakın arkadaşlarından Fikret Otyam şöyle anlatır:
Beyoğlu, ara sokakta “Mösyö Lambo”nun  dem yeri. Mösyö Lombo ispirto ocağını yaktı. Tenekeyi koydu, üzerine de mezemiz çirozları. Orhan Abi yine dalgın. Ressam şair Metin Eloğlu, Orhan Veli’yi işaret ediyor. Kırılır mı hiç. Bir yudum aldan alıp avazlıyorum:

Mezar Arasında Harman Olur Mu
Kama Yaresine Aman Derman Olur Mu
Kamayı Vuranda İman Olur Mu
Aslanım Kâzımım Aman Yerde Yatıyor
Kaytan Bıyıkları Aman Kana Batıyor
***


Bu yazımızı edebiyat ile türkü dünyasının iç içeliğini anlatan, yıllardır bu iki dünyada anlatılan neredeyse efsaneleşmiş, bir anı ile bitirelim. Dertli, duygulu türkülerin ardından biraz gülümseyelim. Aşık Veysel ve Yaşar  Kemal’in hoşgörüsüne sığınarak.
Türkülerimizin büyük ismi dünya çapında ozanımız Aşık Veysel'in edebiyat dünyasından çokça dostları vardı. Ahmet Kutsi Tecer'in Veysel ile yakın dostluğunun ötesinde Yaşar Kemal, Rıfat Ilgaz gibi isimlerinde  Aşık Veysel ile oturmuşluğu kalkmışlığı vardır...Aşık Veysel ile Yaşar Kemal'in dostluğu üzerine   anlatılan gülümseten bir anı vardır. Bu anı iki değişik şekilde anlatılır türkü ve edebiyat dünyasında
Aşık Veysel'in iki gözü Yaşar Kemal'in bir gözü kördür. Rıfat Ilgaz, Sirkeci'deki bir lokantada arkadaşları ile yemektedir. Bir ara dışarı baktığında, Yaşar Kemal'in  Aşık Veysel'in kolunda, tramvay durağına doğru koştuklarını görür. Arkadaşlarına dönerek, "Şu Allah'ın işine bak. İki kişiyi tek gözle koşturuyor." der.
Bu anının bir başka versiyonu da şöyle anlatılır. : “Aşık Veysel ile Yaşar Kemal kol kola İstiklal Caddesi’nde yürüyorlarmış. Malum Aşık Veysel’in iki gözü, Yaşar Kemal’in ise bir gözü görmüyor. Sait Faik bunları görmüş ve koşarak Çiçek Pasajı’na gitmiş; ‘Arkadaşlar az önce iki kişi gördüm tek gözle yürüyorlar’ demiş.”




Bu yazı Yurt Gazetesi'nin 16 Şubat 2013 Cumartesi günü Kültür Eki'nde yayınlanmıştır.






9 Şubat 2013 Cumartesi

YAFTALAMA TERÖRÜ VE CHP’NİN SAĞI SOLU


Hüseyin Aygün ve Birgül Ayman Güler’in açıklamalarıyla bir kez daha alevlenen CHP’deki tartışma  başlamadan önce,  Merdan Yanardağ’ın “Kadro Hareketi” adlı kitabını yeni bitirmiştim.

“Dünya’da ve Türkiye’de Ulusçu Sol ve Üçüncü Yol Arayışlarının İdeolojik Kaynakları”alt başlığıyla yayınlanan kitap, bu alanda yapılmış en kapsamlı çalışma. CHP’deki tartışmayla birlikte adeta havada uçuşan “ulusalcılık” “milliyetçilik” “millet” “milliyet” “tek parti” gibi kavramları, Yanardağ’ın titiz çalışmasının sunduğu bilgiler eşliğinde anlamlandırmak hakikaten ufuk açıcı oldu.

“Kadro Hareketi”ni bitirir bitirmez elime Metin Çınar’ın “Anadoluculuk ve Tek Parti CHP’de Sağ Kanat” adlı kitabı geçti. Çınar’ın kitabı da tek parti CHP’nin bambaşka bir yönüne vurgu yapıyordu. Ve ortaya şu çıkıyordu: “Tek Parti CHP” son yıllarda bize sunulduğu gibi tek düşüncenin hakim olduğu donmuş bir ideolojiye sahip değil. 1920’lerden başlayarak çok partili sisteme geçilen 1946’lara kadar CHP,  bir çok evreden geçmiş, değişik fikirler parti içinde yer almış ve partinin liderleri Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü iç ve dış dengeleri gözeterek partinin hem düşünce yapısını hem de kadrolarını bir denge içinde tutmuşlardır.  

Ancak günümüzdeki tartışmalara baktığımızda öncelikle CHP içindeki ulusalcılarla -liberallerin “tek parti” dönemini tarihsel ve siyasal gerçeklerden uzak ele aldıklarını görüyoruz. Ulusalcılar, CHP’nin kurulduğu günden bu yana adeta tek bir düşünceye sahip, tamamen homojen yapıda bir partiymiş gibi algı yaratırken , ulusalcılara karşı olan partinin “liberal veya özgürlükçü sol” diye nitelenen kanadı ise   CHP’nin genlerindeki bağımsızlıkçı, ulusalcı,  anti emperyalist özellikleri çok hafife  alıyor gibiler.

Partinin içi böyle olunca dışında mevzilenen ve partiyi “ligh akp”ye dönüştürmek isteyen “muhafazakar - liberal birlikteliği” hemen harekete geçiyor. Kavramları kriminale ederek demokratik tartışma ortamını zehirliyorlar. Ulusalcılık, Cumhuriyetçilik “suç”   kapsamında ele alınıyor, statüko “tek parti faşizmi” gibi söylemlerle ortam boğuluyor. Halbuki yüz yılı aşkın bir süredir bu topraklarda bu tartışmalar yapılıyor. Bu kavramlar da daha yeni ortaya atılan,  liberallerin de ulusalcıların da  istediği gibi içini dolduracağı kavramlar değildir.

İşte bu yazıda güncel durumunu aktardığımız bu tartışmayı Metin Çınar’ın yeni yayınlanan “Anadoluculuk ve Tek Parti CHP’de Sağ Kanat”adlı kitabı çerçevesinde tarihsel kökleriyle ele alacağız. Çınar kitabında bir yandan Osmanlının son döneminden başlayarak tartışılan Türkçülük, milliyetçilik, millet, vatan, ulus gibi kavramları öte yandan da tek parti CHP’de Anadolucular  olarak adlandırılan kanadı ve düşünce yapısını akademik değerde bir araştırma ve incelemeyle sunuyor bize…

***

Bu topraklar 20’nci yüzyıla çok önemli tartışmalarla başladı. Yusuf Akçora’nın formüle ettiği “Üç Tarz-ı Siyaset” (Osmanlıcılık,  Pan İslamizm, Türkçülük)  liberalinden, Türkçüsüne, İttihatçısından Kemalistine , Anadolucusundan, Sosyalistine ülkenin aydın, yazar, siyasetçi ve gazetecileri tarafından uzun yıllar kıyasıya tartışıldı.

1900’lerden itibaren yükselen siyasi hareketler ve düşünceler içinde kısmen arka planda kalmış “Anadoluculuğu” ele alan Metin Çınar  kitabın başında bu düşüncenin kaynakları ve tarihsel arka planını özetliyor. Anadolucu fikirlerin  Turancılık, Türkçülük, İslamcılık fikirleriyle kesiştiği ve ayrıldığı yanları aktaran yazar, Anadoluculuğu asıl olarak  Anadolu, Dikmen, Dönüm, Millet, Hareket, Çığır, Bizim Türkiye dergilerini inceleyerek sunuyor bize.

 Bu dergilerle birlikte Anadolucu düşüncenin öncülerinden   Mükrimin Halil Yinanç, Remzi Oğuz Arık ve Nurettin Topçu’nun fikirlerini tartışıyor. Kitap boyunca Anadolucu düşüncenin zaman içindeki seyrini kolaylıkla izleyip özellikle Cumhuriyet devrimlerine , Kemalist iktidara bakış açısını izleyebiliyoruz. Ve nihayet 1940’lı yılların CHP’sinde Memduh Şevket Esendal’ın parti genel sekreteri olması ve Esendal’ın çabalarıyla Anadolucu düşüncenin CHP içinde güçlü bir kanat haline gelmesini takip ediyoruz.

***

Metin Çınar’ın çalışmasında zevkli bir tartışmayı izlediğimizi belirtebiliriz. Çoğu ünlü edebiyatçı, siyasetçi, gazeteci, düşünce adamı  bir şekliyle bu tartışmanı  içinde. Anadolucu düşüncenin öncüleri olarak kabul edilen  Mükrimin Halil Yinanç, Remzi Oğuz Arık ve Nurettin Topçu’nun yanısıra  Ziya Gökalp, Yakup Kadri, Halide Edip, Ahmet Kutsi Tecer, Yahya Kemal, Memduh Şevket Esendal,  Mehmet Kaplan bu hararetli tartışmanın içinde yer alıyorlar. Öte yandan Anadolucu fikir adamlarının etkilendiği Avrupalı düşünürler Henri Bergson, Emile Boutroux, Maurice Blondel, Wiilliam James’in fikirleri de yeri geldikçe karşımıza çıkmakta. Özellikle Bergson’un süreç felsefesi’nin etkisindeki “Anadoluculuk”un   Devrimci Kemalist anlayışa karşı idealist -  muhafazakar evrimci bir bağımsızlıkçı yol olarak ortaya çıktığını anlatıyor yazar.

Anadolucuların, Anadolu coğrafyasına romantik bakışı da kitap boyunca sık sık şiir tadında cümlelerle kendini gösteriyor.

“Beyaz Kafkas tepelerinden yeşil Toros dağlarına kadar uzanan o viraneler, o bataklıklar, o tezek yığınları altında asil bir hummanın ateşi yanmaktadır.” 

Anadoluculuk, Memleketçilik akımının asıl olarak 1917’de Türk Ocağı içindeki bir tartışmadan çıktığını aktaran Metin Çınar, bu düşüncenin yeşerdiği siyasal ve toplumsal koşulları da somut örneklerle inceliyor. Anadolucular, Türklük, Türkçülük, Turancılık, Türkiyelilik kavramlarından daha çok “Anadoluculuk” ve “Memleketçilik” söylemini öne çıkardılar. Ancak, içerik yine de ulus devlet yaratmanın, uluslaşmanın kaçınılmaz sonucuyla birleşiyordu.

“Türk namı bir milletin adı değildir. Bu nam, bir ırkın adıdır ki bundan müteaddid milletler çıkmıştır. Anadolulular, Azerbaycanlılar, Şimalliler, Türkistanlılar(…)Bir milletten olabilmeleri için hars ve vatanlarının  bir olmaları icap eder(…) Biz Anadoluluyuz, vatanımız Anadolu, milletimiz Anadolu milletidir.”

Atatürk’ün sağlığında Kemalist devlete ve ideolojiye açık muhalefet yapamayan Anadolucular, Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümü ve ikinci dünya savaşı ortamında CHP içinde siyaset yapma olanağını elde ettiler. Bu durumu kitapta görüşlerine yer verilen Engin Tonguç şöyle anlatmakta: “İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Almanya yanlısı tavırlarıyla kamuoyunda daha görünür hale gelen ırkçı-turancı akımın önünü kesmek için rejim, bu gruplarla bağlantı içinde olan fakat pragmatist ve ılımlı tavırlarıyla farklılaşan Anadolucuları ödüllendirme taktiğini   izlemişti.”

 “Anadoluculuk ve Tek Parti CHP’de Sağ Kanat” çalışmasında Metin Çınar,  CHP’nin 1940’lardan itibaren giderek devrimci yayınını kaybetmesi, sağcılaşmasını da daha çok Köy Enstitüleri örneği üzerinden işliyor. Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç’un sol hatta sosyalist bir köy kalkınma modeli olarak başarıyla uyguladıkları Köy Enstitüleri CHP’nin sağ-muhafazakar kanadını oluşturan Anadolucuları rahatsız ediyor.

 Anadolucu kanat içinde yer alan Şemsettin Sirer’in Milli Eğitim Bakanı olmasıyla Köy Enstitüleri ile birlikte bir çok ilerici uygulamadan vazgeçiliyor. CHP’nin bu tercihi daha sonraki yıllarda İsmet Paşa’nın sözlerinden kitabın sayfalarına şöyle yansıyor:

“Köy Enstitülerinin kapanmasından duyduğum acıyı tarif edemem. Herkes zanneder ki Hasan Ali Yücel’i,  Toınguç’u isteyerek değiştirdim. Köy Enstitülerinin kapanmasına neden oldum diye benim hakkımda kamuoyunda yanlış bir hüküm vardır. Aslında, o zaman bir sürü olaylar oldu.  Kurultaylarda enstitüler aleyhinde bir cereyan başladı. Ben bunların doğru olmadığını yerine giderek saptadım. Ama bu o o kadar yoğunlaştı ki grubu etkiledi. Grubun büyük çoğunluğu köy enstitüleri aleyhine  döndü.”

Kitap Anadolucu düşüncenin ve düşünürlerin 1950’lerden sonraki seyri  hakkında pek bilgi vermiyor. Nurettin Topçu’nun daha sonra Adalet Partisinin kuruluşuna katıldığını, bir çok Anadolucu düşünürün de sonradan MHP’ye dönüşecek olan milliyetçi partilerde yer aldığını öğreniyoruz. Yazar, kısa bir değerlendirmeyle Anadolucu düşüncenin  zaman içiresinde geldiği noktayı şöyle özetliyor:

“Sonuçta farklı açılımlarıyla Türk milliyetçiliğinde özgün bir yer edinen Anadoluculuk 1950’li yılların başında Türk- Milliyetçi-Muhafazakarlığında birleştirici bir görev üstlenmiş. Hareketin kanaat önderleri milliyetçi örgütlenmelerde başı çekmişlerdir. Bu dönemde İslamcı eğilimlerin öne çıkması, anti komünist histeri, sanayileşme ve teknolojiye verilen önemin artması gibi etkenler, Anadoluculuğun milliyetçi muhafazakarlığın  egemen düşünüşü haline gelen Türk- İslam sentezi içinde sönümlenmesine yol açacaktır.”

***

Evet…Millet, Milliyet, Türk Milleti,  Milliyetçilik, Ulusalcılık tartışmaları günümüzde canlılığını korumakta, hatta her geçen gün bu canlılık artmaktadır. AKP’nin gündemindeki yeni Anayasa çalışmalarının en hararetli kısmının da Anayasa’dan “Türk Milleti” kavramının çıkarılıp çıkarılmayacağı olacağı şimdiden belli. Esasen CHP içindeki tartışmanın da bundan kaynaklandığını tartışmanın baş aktörü Birgül Ayman Güler tarağından dile getirildi.

Peki bu süreci ve tartışmayı nasıl yürüteceğiz..?

Azımsanmayacak bir entelektüel birikime sahip olan bir ülkenin aydınları, yazarları, gazetecileri siyasetçileri olarak mı, yoksa cemaatçilerin, sübvansiyonlu  vakıfların elemanı durumuna düşmüş birkaç liberal-muhafazakar, eski solcunun ortama yaydığı yaftalama terörü altında kalarak mı?

Metin Çınar’ın kitabını okurken bir kez daha görüyoruz ki 21’nci yüzyılda bulunduğumuz bu günlerde tekrar tartışılan millet, milliyetçilik, Türk, Türkiyelilik gibi kavramlar bundan yüzyıl önce çok daha demokratik bir ortamda çok daha içerikli şekilde enine boyuna ele alınmış. En azından kavramlar, terimler bu kadar kirletilmemiş, muhafazakar liberal hegemonyanın ayakları altında bu kadar ezilmemişti. 

Sonuç olarak; sosyolojik, bilimsel bir göz ve dürüst yaklaşımla ele alındığında karşımıza durağan olmayan, değişen ilerleyen bir siyaset tarihi çıkıyor. Başbakan Erdoğan’ın gazete kupürlerini grup toplantısında sallayarak yaptığı gibi siyasetçiler güncel ihtiyaçlarına uygun davranabilirler.  Türkiye’nin sağ siyasetinin yeni bir tarih yazma hevesi  her zaman olmuştur. Ancak yazarlar, aydınlar, akademisyenler bilimsel namusu kıskançlıkla korudukları sürece en azından  bilimsel çalışmalar gelecek kuşaklara objektif bir hafıza bırakabilir. Metin Çınar’ın  Anadoluculuk ve Tek Parti CHP'de Sağ Kanat” çalışması bu objektif çabaya verilmiş bir emektir.

 
KİTAPTAN –ANIMSAMALAR

 “Ayrıca Anadolucular, Cumhuriyet’in siyasi meşruiyet zeminini laikleştiren siyasetini en azından 1940’lı yılların ortalarına kadar savunmuşlardır. Hatta 1930’larda yarı internasyonel İslam Mevkuresinin ve Arap Piresterkarlığının milli benliğin oluşumunu engellediğini öne sürmüşlerdir. Dahası İslamın millileştirilmesi/ yerlileştirilmesi doğrultusunda bir “Anadolu Müslümanlığı “ oluşturmanın imkanlarını araştırmışlardır. “(Baykal’ın Anadolu Müslümanlığı çıkışını anımsattı)

 
“Yeni Türkiye’nin tutarsızlıklarını, yarımlıklarını, endişelerini komplekslerini yansıtır Esendal. Çoğu mühtedi keskinliğiyle  davranan zihinlerindeki ve hayatlarındaki ikiliklerin üzerini örten Kemalist elitin genel tutumundan farklı olarak tutarsızlıklarıyla rahatlığı, O’nun pragmatizmine sadece başka bir kuvvet değil başka bir tad da katar. Sanayi karşıtı, toprak uygarlığınadayalı görüş ve idealleri Esendal’a Gandi lakabı takılmasının sebebidir.

(CHP’deki ikinci Gandi lakabını , Gandi Kemal’i anımsattı.) 

 
Anadoluculuk ve Tek Parti CHP’de Sağ Kanat
Yazar: Metin Çınar
Yayınevi: İletişim
Tür: Araştırma-İnceleme




Bu Yazı Yurt Gazetesi'nin 09 Şubat 2013 tarihli Kültür-Kitap Eki'nde yayınlanmıştır.