Afganistan’ın Celalabad kentinde bir hastane. “Bir yatakta baştan aşağı sargılanmış on yaşındaki Nur Muhammed yatıyor. Pazar günü akşam yemeği yerken evine isabet eden bombadan gözlerini ve ellerini kaybetmiş. Geçen hafta sonu hastane morguna 17 ceset getirilmiş ve buradaki görevliler muhtelif köylerde en az 89 sivilin öldüğünü tahmin ediyorlar”
Howard Zınn’in “Hareket Halindeki Bir Trende Tarafsız Olamazsınız” adlı kitabını okurken altını ilk çizdiğim, yukarıdaki dramatik sahneyi anlatan cümleler oldu.
Everest Yayınları’ndan geçen ay yayınlanan kitap, Işılar Kür’ün son derece titiz çevirisiyle sunuluyor okuyucuya. Daha ilk sayfadan itibaren aklınıza üst üste hücum eden sorular, sayfalar ilerledikçe öfkeye dönüşüyor yer yer. Zınn, bildiğimiz, karşı çıktığımız ve isyan ettiğimiz gerçekleri akıcı bir dil ve son derece basit sorularla bir kez daha aklımıza vicdanımıza çakıyor.11 Eylül saldırılarından sonra Afganistan’ı işgal eden ABD’nin yarattığı yukarıdaki dramı Boston Globe muhabirinin haberinden okuyan Zınn, ahlaki ve siyasi isyanını hemen harekete geçirerek şöyle diyor: “Elleri ve gözleri olmayan bir çocuk. New York’ta 11 Eylül’de yaşanan hadiseyle hiçbir olası bağlantısı yoktu. İnsan haklarına değer verdiğini iddia ederek, Afganistan’a açılan savaşı haklı çıkarmaya çalışan bir insanın hastanedeki bu manzarayı binle çarpıp elini vicdanına koyması gerekir.”
***
Fransa’nın eski başbakanlarından Benjamin Clemenceau’nun “En çok yalan, seçimlerden önce, savaş esnasında ve avdan sonra söylenir” diye bir cümlesi var. Zınn’in kitabını bu cümlenin barındırdığı anlamın etkisinde okurken Kristof Kolomb’un kıtaya ayak basma hikayesinden başlayarak neredeyse tamamen yalanlar üzerine kurulu kanlı bir ABD tarihinden kesitlerle karşılaşıyoruz.
Türkçe'ye çevrilen "Halkların Tarihi" "Öteki Amerika" kitapları ve "Marx Döndü" adlı oyunuyla tanıdığımız Zınn otobiyografik kitabında can alıcı, basit net sorularla işte bu yalanlara karşı mücadelesini anlatıyor.
ABD polis ve istihbarat sistemiyle siyasi kurumlarının yanı sıra eğitim, hukuk, basın, sinema, giderek kent, kasaba hatta aile içine kadar sinmiş “mikro faşizm”in, ırkçılığın boyutlarını gözler önüne seriyor. Bunu yaparken büyük olaylardan, araştırmalardan, teorik açıklamalardan yola çıkmıyor. Yaşadıklarını ilişkilerini, dostluklarını, öğretmenliğini mütevazı bir dille hikaye ederek yapıyor. İkinci dünya savaşında sivilleri bombalayan bir pilot, Vietnam’da esirleri teslim almak için kendisini tehlikeye atan bir savaş karşıtı, Japonya’da atom bombası sonucu sakat kalanlarla bir araya gelen aktivist, siyahlara karşı ırk ayrımcılığıyla mücadele eden bir öğretmen, bir sivil itaatsiz olarak edindiği eşsiz tücrübe, bilgi, birikim en önemlisi sarsılmaz vicdan terazisiyle yapıyor. Bizi bir kez daha “Amerika” denen canavarın yarattığı algılardan, alışkanlıklardan uyanmaya davet edip düşünmeye, sorgulamaya, isyan etmeye, öfke duymaya çağırıyor.
***
Yapılan bir araştırma ABD’nin şimdiye kadar 50 ülkeye müdahale ettiği, darbeler yaptırdığı, savaş açtığını ortaya koyuyor. Buna bir de siyahlara karşı uygulanan ırkçılığı eklerseniz katliamcı, soykırımcı bir savaş makinasının devlet kisvesine bürünmüş haliyle karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlarsınız. “Kimyasal silah var” yalanıyla Irak’a karşı başlatılan savaş ile bu ülke neredeyse tümüyle yerle bir edildi. Bir buçuk milyon sivil insan öldürüldü. Milyonlarca kişi sakat kaldı, evinden yurdundan ayrı düştü. Sonunda yalanın yalan olduğunu yalan söyleyenler de kabul etti. Peki sonra ne oldu…? ABD halkı bir kez daha Bush’u başkan seçti. İletişimin bu kadar geliştiği, dünyanın en saygın üniversitelerinin, okullarının, düşünce kuruluşlarının, güya özgür basınının, düşünce özgürlüğünün olduğu bir ülkede nasıl oluyor da bir toplum yalanlarla milyonlarca insanın öldürülmesini kabullenebiliyor.
İşte Zınn’in kitabının önemi tam da burada başlıyor: Dünyayı kana bulayan bir devletin kendi vatandaşlarına karşı adil olamayacağı gerçeğini en yalın biçimde anlatıyor. Bu kitabı değerli kılan, acımasız bir savaş devleti olan ABD’nin kanlı kirli tarihinin sıradan vatandaşlarına, sokaklarına, günlük yaşamına nasıl yansıdığını çarpıcı şekilde ortaya koymasında… Oy vermek için kayıt yaptırmaya giden siyah bir Amerikalıyı durduran Greenwood şerifinin aşağılayıcı tavrı Zınn’in kitabında yer alan ve Amerikan devleti ve toplumuna sinmiş ırkçılığı anlatan sayısız örneklerden biri...

ŞERİF: Zenci, sen nerelisin?
BLOCK: Mississippi yerlisiyim.
ŞERİF: Ben buradaki tüm zencileri tanırım.
BLOCK: Hiç renkli insan tanıyor musun..? (şerif yüzüne tükürür)
ŞERİF: Buradan çekip gitmen iç in sana yarına kadar zaman veriyorum.
BLOCK: Beni görmek istemiyorsan, eşyalarını toplayıp gitsen iyi olur. Çünkü ben burada olacağım.
ABD; İkinci Dünya savaşında Hitler’e ve faşizme karşı savaşıldığı propagandası yaparken ülke içinde Afrika kökenli siyahlara yönelik azgın bir ırkçılığı sürdürür. Öyle ki Hitler’e karşı savaşan hava kuvvetlerindeki siyahi askerler bile ikinci sınıf vatandaş muamelesi görür. Bu gerçeğin karşısında susmanın, tarafsız, tavırsız olmanın geçersizliğini kitabının ismi olarak seçiyor Zınn: “Zaten olaylar belli ölümcül istikametlere doğru hareket ediyor ve tarafsız olmak bunu kabul etmek anlamına geliyor.” Hareket Halindeki Bir Trende Tarafsız Olamazsınız”
Zınn, kitabında yoğunlukla ırk ayrımcılığına karşı verilen mücadele ve Vietnam savaşında savaş karşıtlığı üzerinden Amerikan sistemini sorgularken sınıf ayrımcılığına da çarpıcı örneklerle ışık tutuyor. Daha doğrusu ırk ayrımcılığı, faşizm, adaletsizlik ekonomik sömürü, yoksulluğun birbiriyle bağlantısını otobiyografisinden kesitlerle anlatıyor.
Kitabın sayfaları arasında ilerlerken ister istemez ABD ile Küçük Amerika (Türkiye) karşılaştırması yapıyoruz. Ve 1950’lerde Menderes ile başlayan, Demirel, Özal, Çiller, Erdoğan ile devam eden Küçük Amerika hedefinde oldukça yol kat ettiğimiz anlaşılmakta.
Devlet kurumlarını esas olarak hakim sınıfların çıkarlarına göre organize etmek, başta iletişim ve eğitim olmak üzere gelişen olanakları toplumu bilinçlendirmek yerine uyutmak için kullanmak, sağcılığı, kapitalizmi değişmez bir kural olarak benimserken karşı çıkanları statükocu olarak yaftalamak, solcuları, farklı milliyetlerden olanları düşman olarak hedefleyip toplumun düşmanlık ve korku duygularını canlı tutmak, dini en masrafsız itaat aracı olarak öne çıkarmak. Örgütlenmeden, sendikadan, işçi haklarından nefret etmek, her türlü itirazı , karşı çıkmayı terörizm olarak itibarsızlaştırmak. Küçük Amerika olarak Sam Amca’ya benzerliğimizi daha da uzatabiliriz. Yine, sağcı, dinci , liberal hükümetlerimizin Kore’den başlayarak Irak, Afganistan, Libya ve son olarak Suriye söz konusu olunca ABD ile aynı ahlaksız saldırılara ortak olma iştahı.
Zınn’ın öfkemizi kabartan cümleleri arasında söylenmeden edemiyoruz. İsrail ile anlaşıp Suriye’ye karşı savaşa hazırlanan İslamcı hükümetimiz CIA denetimindeki ABD düşünce kuruluşlarının raporlarından başını kaldırıp Howard Zınn, Noam Chomsky gibi ABD’li aydınların kitaplarına da bir göz atar mı? Pazar günü evinde akşam yemeği yiyen çocuğun kendi çocukları olduğunu, evinin huzur veren sıcaklığında sofraya kurulmuş o çocuğun masumiyetine sıkılan Amerikan kurşunlarından geriye kalan gözleri kör, elleri ayakları sakat 10 yaşındaki Nur Muhammed’in bundan sonraki hayatını en az bizim çocuklarımız kadar iyi yaşamaya hakkı olduğunu içleri cız ederek duyumsarlar mı? Hem Washington’u kıble yapıp hem de Ezan-ı Muhammedi okunurken Nur Muhammed ile aynı anda abdestlerini alıp yatsı namazlarını kılıp şükür Allah’a deyip uyurken vicdanlarını yastık yaparlar mı?
Ya da “Hareket Halindeki Bir Tende Tarafsız Olmak” gibi beyhude bir çabayla hem ABD politikalarının dolaylı savunuculuğunu hem de solculuk yapmaya kalkan güya sosyalist aydınlar… Washington’dan atılan Demokrasi çığlıklarının sadece katliamların üstünü örtmeye yaradığını, Saıgon’da, Bağdat’ta, Celalabat’ta, Sirte’de İdlip’te Amerikan silah teknolojisinin kül ettiği milyonlarca ölünün bu sahte demokrasi çığlıklarını duymadığını fark ederler mi?
***
Bazen kabaran bir öfkeyle, bazen gözümüzün önündeki basit bir gerçeği neden fark etmediğimizi düşünürken rahatsız eden bir sıçramayla, bazen. bu dünyada dürüst, namuslu, cesur insanların yaşadığını, mücadele ettiğini hissetmenin verdiği mutlulukla okurken kitabı, umutla umutsuzluk arasında gidip geliyoruz. İşte o anda Zınn sık sık araya girerek umutsuzluğa yer yok diyor.
“Bob Dylan’ı ve Joan Baez’i ve Country Joe’yu ve Beatles’ı dinlemek, sanatçıları yazarları kendi saflarınızda bulmak, Eartha Kıtt’in savaşa karşı sesini yükselterek Beyaz Saray’da bir bahçe partisini bozduğunu okumak, Muhammed Ali’nin şampiyonluk unvanını kaybetmek pahasına bile olsa yetkili makamlara meydan okuduğunu görmek, Martin Luther King’in savaşa karşı sesini yükselttiğini dinlemek, küçük çocukların ana babalarıyla beraber Vietnamlı Çocukları Kurtarın pankartlarıyla yürüdüklerini görmek insan türünün en iyilerinin siz in davanız için uğraştığı duygusunu yaşamaktı”.
***
Howard Zınn’ın “Hareket Halindeki Trende Tarafsız Olamazsınız” kitabını okurken Türkiye’nin Chomsky’si olarak kabul edilen değerli aydınımız Fikret Başkaya’nın “Emperyalist Savaşları Anlama Klavuzu” adlı makalesini tesadüfen okudum. Fikret Hoca, adeta Zınn’ın yaşamında yer alan ve kitapta aktardığı olayların, ekonomi politiğini anlatıyordu. İster Kolonyalizm, ister emperyalizm, ister Vietnam saldırısı isterse Suriye’ye karşı savaş. Geçmişten günümüze emperyalist savaşların temelde aynı mantığa dayandığını bir kez daha kayda geçiriyordu:
“O halde sadede gelebiliriz: Kapitalizm var oldukça, emperyalizm kaçınılmaz, emperyalizm var oldukça da emperyalist savaşlar-çatışmalar kaçınılmaz. Her kim ki, gerçekten bu dünyada haysiyetiyle yaşamak, hayırlı bir şeyler yapmak istiyorsa, ikircikli olmayan bir tarzda kapitalizme karşı mücadele yürütmesi gerekir. Zira, öyle sanıldığı gibi emperyalizm “dışsal” bir olgu değil. Emperyalizm yerli uzantıları sayesinde var olabiliyor, varlığını sürdürülebiliyor... Velhasıl emperyalizm içimizde... Dolayısıyla anti-emperyalist olmakla anti-kapitalist olmak bir ve aynı şey... Tabii bu duruma müdahale edebilmek için de olup-bitenleri anlamak, bilince çıkarmak gerekiyor. Mâlum, anlamak aşmaktır denmiştir...”
Fikret Başkaya’nın bu makalesini okuduktan sonra beynimde Zınn’in kitabına başka bir pencere daha açtım. Evet, Zınn gördüğü bütün haksızlıklara, hukuksuzluklara, faşizme, ırkçılığa, ekonomik sömürüye karşı çıkıyordu. Marksizmi, sosyalizmi biliyordu, benimsiyordu ama liberalizmin solculuk sayıldığı ABD topraklarında sistemi direkt hedefleyen ideolojik bir örgütlenme yerine en fazla sivil itaatsizlik önerebiliyordu. Zınn’den siyasi bir liderlik beklediğimiz sanılmasın. Zınn, bir aydın olarak elbette ki ABD’nin 20’nci yüzyıldaki en önemli muhalif isimlerinden. Bizim dikkat çekmek istediğimiz gerek Vietnam savaşına , gerek ırkçılığa gerekse ekonomik sömürüye karşı ABD’de zaman zaman gelişen, kabaran ve sistemi kısmen değişime zorlayan mücadelelerin dünya sosyalist hareketiyle buluşamaması, ideolojik yaygın bir örgütlenmeye varamaması ve sistem içinde Amerikanvari çapsızlığa kurban olmasıdır.
Bu özelliktir ki azgın neo con sağcılığın karşısına çıkara çıkara Obama’yı çıkarmış, O da Martin Luther King’in “bir hayalim var” sloganını içeriğinden sıyırıp sömürülen Amerikan alt sınıflarının umutlarını kapitalizmin doymak bilmeyen midesine bir kez daha meze yapmıştır.
Sonuç olarak Martin Luther King, Howard Zınn, Chomsky gibi aydınlar ve eylemciler, dünyayı insanlığa zehir eden Amerikan Savaş İmparatorluğu’nun işlediği suçların kısmen de olsa deşifre olmasına büyük katkılar sağlamışlardır. Aydın sorumluluğunu yerine getirmiş, ABD şiddeti altında inleyen milyonların Atlantik ötesindeki sesi olmuşlardır. Tüm bu çabalar Amerikan sistemini geriletmeye, kökten değiştirmeye, yok etmeye yetmese de insanlığın mücadele tarihindeki mütevazı yerlerini almışlardır. Zaman zaman politik romantizme varan, adeta şiir tadında umut esintileri yaratabilmişlerdir. Tıpkı Amerika’daki evsizler için mücadele eden Cizvit papaz Mitch Snyder’in öldükten sonra, Howard Zınn ve eşi Roz’a ulaştırılmak üzere yazdığı şiirdeki gibi.
Niçin duruyorsunuz
Diye sordular onlara ve
Niçin yürüyorsunuz
Çocukların yüzünden dediler ve
Yüreğin yüzünden ve
Ekmeğin yüzünden
Çünkü
Nedeni
Yüreğin çarpmasıdır
Ve çocukların doğması
Ve ekmeğin kabarması
Bu yazı Yurt Gazetesi'nin 20.04.2013 tarihli sayısının Kültür Eki'nde yayınlanmıştır.
Halk Müziğinin büyük ustası Neşet Ertaş kendisiyle yapılan bir söyleşide ”benim eserlerimi aslına en uygun okuyan Erol Parlak’tır” demişti. Erol Hoca da Ustanın bu güvenine layık bir eserle Neşet Ertaş hakkında şimdiye kadar ki en kapsamlı çalışmayı yaptı. İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarı Ses Eğitimi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Erol Parlak’ın 16 yıl önce başladığı kitabı “Garip Bülbül Neşet Ertaş” adıyla Demos Yayınları’ndan çıktı. Bin 400 sayfalık titiz çalışmada sadece Neşet Ertaş’ın hayatı, eserleri, şiirleri, türküleri, notalar, fotoğraflar yok. Erol Parlak bize tarihin derinliklerinden seslenen bir Neşet Ertaş sunuyor. Abdalların tarihi, Anadolu’daki değişimin Abdallara yansıması, Horasan’dan yola çıkan “Yol Uluları”nın Balkanlara doğru uzanan serüveni, Alevilik, Bektaşilik, Anadolu hümanizmi…Bir tarih, sosyoloji, halk bilimi kitabıyla karşı karşıyayız. Kitabı okuyup kapağını kapattığımızda şimdiye kadar sezgisel olarak sevdiğimiz dinlediğimiz Neşet Ertaş’ı bu sefer bilinçle, bilgiyle daha farklı bir kulakla dinlemeye başlıyoruz. Ustanın her türküsü sanki asırlar öncesinden günümüze gelen bir çığlık… Ve bu çığlığı 21. Yüzyıla taşıyan Neşet Ertaş’ın müthiş yeteneği, dehası…
Erol Hoca’nın “yaşadığını söyledi, söylediğini yaşadı” dediği Neşet Ertaş’ı bir kez daha saygıyla anarak başladık Erol Parlak ile söyleşimize…
Abdal ne demek, Teber ne demek?
Abd, kul demek, Abdal da hakkın kulu anlamına geliyor. Badal’ın çoğulu olarak başka bir anlamı daha var Abdal’ın…Badal ve giderek bedel kelimesine dönüşen Abdal, ruhu için nefsini bedel veren, nefisten vaz geçen , yani dünya malı, para pul, maddiyat, mülkiyet, bunların hepsinden vazgeçen demek. Büyük savaş sonrasında (Yavuz Selim ile Şah İsmail arasındaki savaş ve Alevi katliamı) Anadolu’da büyük bir ayrışma oluyor. Bizim coğrafyamızda suyun akışını değiştiren bu önemli savaştan sonra Osmanlı Sünni –Ortodoks bir tavrı benimsiyor. Bundan Abdallar da etkileniyor. Bu etkilenmeyle veli, ermiş anlamındaki Abdal kelimesi itibarsızlaştırılıyor. Serseri, tembel, köle gibi düşük anlamlarda kullanılıyor. Mesela sözlüklerde aptal kelimesi yok aslında. Abdal’ın itibarsızlaştırılarak aptala çevrilmesi sonucu dile yerleşiyor. Hani biz söz vardır; “Aptala malum olur” derler. Aptala niye malum olsun, aptal zaten aptaldır. “Abdal’a malum olur çünkü Abdalın en önemli özelliklerin biri de sezgi gücüdür. Abdal sezinleyendir. Kulak verip dört köşeyi dinlemiş deniyor ya, kimsenin görmediğini, kimsenin sezinlemediğini sezinlerler Abdallar.
İşte Abdal’ın aptala dönüştürülüp itibarsızlaştırılması sonucu ortaya Teber lafı çıkıyor. Aynen Çingenelerin kendilerine Çingene yerine Roman demesi gibi. Şu anda alanda, Abdalların bulunduğu bölgelerde Abdal lafını söylediğiniz zaman reddediyorlar. Daha da özelinde teberden de sıyrılarak usta terimini kullanıyorlar. Ustalar diyorlar kendilerine.
Abdalların Alevilik içindeki yeri nedir?
Alevilik sonradan şekillenen bir şey. Başlangıçta Dervişler, Abdallar yolu var. Anadolu’ya geldiler, tasavvufu biçimlendirmeye, inancı etkilemeye başladılar. Bir müddet sonra da Alevi-Batını öze sahip çıktılar. Mevlana Celalettin Rumi de bir derviş, bir abdal aslında. Sonrasında Alevi-Bektaşi kimliği öne çıktı. Zamanla Bektaşilik de geriye çekildi, Alevilik kimliği daha çok kullanılmaya başladı.
Abdalların inanç yapısıyla ilgili şu dörtlük çok önemli.
Abdallığın binasını sorarsan
Allah bir Muhammed -Ali Abdaldır
Hakikat ilminin aslın sorarsan
Cümle ululardan ulu abdaldır.
Bu dörtlük inancın köküdür. Hatta kitapta da yer verdim şöyle bir dörtlük de var
Muhammed kırklara bir hayal gördü
Ol hayal ne imiş aslına erdi
Firdevs-i a'ladan içeri girdi
Öten bülbüllerin dili abdaldır
Yani uluların ulusu da Abdal, bülbüllerin dili de Abdal. İşte kitaba ismini veren “Garip Bülbül” tanımlaması da buraya dayanmaktadır.
Neden bu kadar kapsamlı bir çalışma yaptınız? Bu tarihi,sosyolojiyi bilmeden Neşet Ertaş anlatılamaz mı?
Anlatılamaz. Şimdi düşünün ki Anadolu’nun haritada kimsenin yerini pek gösteremeyeceği bir ilinden, horlanan bir gariban elinde sazıyla çıkıyor geliyor. Türküleri, sesi, sazı güzel. Bütün Türkiye O’na kilitleniyor. Öyle bir sanat koyuyor ki ortaya yarım yüzyıla yakın bir süredir aşılamıyor. Bütün inançlar bütün etnisiteler O'nu seviyor. Sebebi işte bu dervişler yoludur. Anadolu’nun her karışında izleri bulunan, oradan inancımızın içerisine giren, bizim duyularımıza , duygularımıza hissedişimize, adeta kılcal damarlarımıza kadar ulaşan bir gönül mirası var. O gönül mirasını kavrayıp içiresinde Neşet Usta’nın yerini belirlemeden Neşet Ertaş’ı anlamanın, cenazesinde ortaya çıkan fotoğrafı izah etmenin mümkünü yoktu.
Peki Abdalların yaptığı müziğin belirleyici unsurları nedir. Abdal müziği diyebileceğimiz bir müzik tarzı var mı?
Aleviler ayrımcılık yapmadığı için gittikleri yerlerde karışıp, kaynaşıp asimile olmuşlar. Abdal kişiliği de kaybolmuş. Kültürün içinde var ama bir teori olarak abdal müziği yok ortada. Abdalların böyle çok meydanda durdukları yerlere dikkat ederseniz daha çok ayrımcılığa uğradığı yerlerdir. Orta Anadolu, Çukurova ve Güneydoğu’nun belli bölgeleri. Ege’de Aydın Germencik’ten başlayarak Kuzey’e doğru gider. Anadolu’nun her karışında aslında Abdal müziği var ancak asimilasyon nedeniyle abdal müziğinin sadece arta Anadolu’ da söylenen müzik olduğu sanılıyor. Adını Abdal müziği olarak koyamasak da bugün dinlediğimiz deyişlerin, semahların altında da abdalların yolu, inancı, müziği var.
Anlattığınız bu tarihsel süreç içinde Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali bir de Neşet Ertaş mı, yoksa Neşet Ertaş bambaşka bir kimlik mi?
Evet, Neşet Ertaş bambaşka bir kimlik
Neden?
Neşet Ertaş’a gelene kadar bu sanat tamamen öz kimliğiyle biçimlenmiş. Bir eşeğin sırtında gidebildiği yere kadar giden bir Muharrem Ertaş, bozulmamış, Horasan ağzını temsil eder. Biraz Anadolu havasına bürünmüş bir Horasan Türkmen’i Muharrem Ertaş. Neşet Ertaş’ın çıkışı ise plak ve müzik sektörünün oluştuğu döneme denk gelir. Neşet Ertaş Anadolu’yu, hem de üç defa karış karış dolaşmış. Kendi köküne tutunuyor ama duyduğu her şeyin de bir bakıma etkisinde kalıyor. Duyduklarını, aldıklarını O muhteşem süzgecinden geçirerek bambaşka bir şeyi çıkarıyor ortaya. Köke bakıyorsunuz tamamen kimliği belli. Muharrem Ertaş’tan gelen sağlam damarı o kadar geniş harmanlamış, öyle renklerle bezemiş ki…
Neşet Ertaş’ı dinlerken bize benzersiz, eşsiz gelen nedir? Sazı mı, sözü mü, yorumumu. Nedir Neşet Ertaş’ın sırrı?
Bir kere o dervişler yolundan gelen o insana aşık öz var ya, hak ve halk aşıklığı. O müthiş bir şey. O ruhla söylediği anda zaten ağzından dökülen her şey çok sarıp sarmalayıcı geliyor. Son derece mütevazı, toprak gibi olduğu için –ayaklarınızın türabı, gönüllerinizin hizmetçisiyim, diyordu- herkese çok samimi geliyor. Bunun yanında müthiş bir sanat dehası var. İnanılmaz bir saz tavrı, müthiş bir vokal tekniği. Bunların yan yana gelişiyle de benzersiz bir sanat estetiğine ulaşıyor Neşet Ertaş. Neşet Ertaş’ın bir farkı da işte bu estetik düzey. Sanki Avrupa’da, Amerika’da sanat okullarında estetik okumuş. Bir ümmiden beklenmeyecek, inanılmaz bir estetik duyuşu vardı. Babasında , aşiretinde hiç kimse de bu estetik yok. Ama Neşet Ertaş çalıp söylemeye başladığında karşınıza estetik eğitim almış müthiş bir sanatçı çıkıyor. Bir de Türkülerde çok tatlı bir dil var. Başka biri olmaya hiç özenmedi ve dilinden hiç taviz vermedi. O tatlı Türkmen Türkçesiyle söyledi.
21’nci yüz yıldayız. Günümüzün koşulları farklı. Neşet Ertaş’ın kaybıyla bu müzik üretimi (abdal müziği) son mu buldu.
Neşet Ertaş yaşarken aslında son bulmuştu. Çünkü değişim ve dönüşüm süreci Anadolu üzerinde değiştirme ve dönüştürme süreci olarak uygulandı. Sürekli göçler, kültürlerin ve dillerin parçalanması, başkalaşma, yozlaşma v.s küresel patronların dünyaya dayattığı bir durum. Toplumun içini boşaltarak tek tipleştirme ve kendi ürününü pazarlama stratejisinden herkes gibi Abdallar da payını aldı. Bir de Abdallar için özel bir durum var. Ekmeği kaybettiler. Eskiden köy düğünleri üç gün, yapanın durumuna bağlı olarak bir hafta sürerdi. Bu düğünlerde müziği Abdallar yapıyordu. Ciddi şekilde ekmeklerini kazanıyorlardı. Zamanla salon düğünleri çoğaldı ve düğünlere piyanist şantörler girmeye başladı. Köylüler bile dans etmeye başladı. Abdalların rolünü piyanist şantörler kaptı. Bu şekilde ekmeklerini kaybedince kendi topraklarından çıkıp başka memleketlere göç ettiler. Baktılar ki bu yol yol değil, artık geçim sorununu çözmüyor, yeni yetişen nesiller bu sanata meyletmedi.
Ama bir yandan da konservatuvarlarda –sizin hoca olduğunuz İTÜ başta olmak üzere- gençler , eğitimli müzisyenler daha fazla Neşet Ertaş’ı, Abdal müziğini çalıp söylüyorlar?
İşin güzel tarafı bu zaten. Evet Abdal müziği kendi alanında bitti. Ama entelektüeller Neşet Ertaş’ı keşfetti. 2000’erden itibaren başlayan süreçte üniversiteliler akın akın O‘na doğru koştular. Özellikle bizim konservatuarımızda baş referanslarımızdan biri Neşet Usta. Gençler özellikle O’nun tavrını öğrenmek istiyorlar. Elinde sazı olan, türkü söylemek isteyen gençler için Neşet Ertaş’ın tavrı aşılmaz bir zirve olarak duruyor. Bana göre de bu müziğin kurtuluşu buradadır. Artık entelektüelin sahip çıkması gerekiyor.
Bu kitabı yazmaya ne zaman başladınız, ne kadar sürdü?
16 yıl önce başladım. Hiç acele etmedik. Üstad da acele etmedi ama gözümün içine bakıyordu artık bitsin diye. Ancak ne yapmak istediğimi biliyordu. O’nun beklentisi şiirlerinin, türkülerinin notalarının bir kitap içinde toplanmasıydı. Bütün beklentisi buydu. Neşet Ertaş’ı anlamak ve anlatmak lazımdı. Bu da çok büyük bir çalışmayı gerektirdi. Üstad’a soruyordum, şu eser senin mi mi diye bir sahibi çıkmazsa benimdir, diyordu. Ya da kaç eserin var diye sorardık, halkımız ne kadarını benimsemişse şeklinde yanıt verirdi. Ardına hiç düşmemiş. Yıllar yılı o plaklar çoğaltıla çoğaltıla, firmalar arası geçişlerle öyle bir hal almış ki…Eserleri paramparça edilmiş başkaları üstlerine kaydetmiş. Kalan müzik eserlerini meslek kuruluşuna kaydederek ve albümlerini bir araya toplayarak büyük ölçüde kontrol altına alındı...
Bu Röportaj 30 Mart 2013 tarihli Yurt Gazetesi'nin Kültür Eki'nde yayınlanmıştır
Onur Akın, sanat yaşamının 25’inci yılında. 25’inci sanat yılı nedeniyle “Onurlu Yıllar” adıyla bir albüm hazırlandı. Albümde, değişik müzik türlerinden gelen sanatçılar Onur Akın’ın 25 eserini seslendiriyor. Müslüm Gürses’ten Edip Akbayram’a, Işın Karaca’dan Kubat’a, Hayko Cepkin’den Yavuz Bingöl’e kadar birçok sanatçı dillerden düşmeyen Onur Akın eserlerini kendi tarzlarıyla yorumluyorlar. Rutkay Aziz ve Yılmaz Erdoğan ise şiir yorumlarıyla bu çalışmadaki yerlerini alıyorlar.

Albümün afişine baktığımda “vay be, yirmi beş yıl mı oldu” diye söylenirken buldum kendimi… Çünkü Onur Akın’ın 25’inci sanat yılı, ömrümüzün de son 25 yılı demek.
Lise, üniversite yıllarımızdan bugüne geçen 25 yılımızın fon müziği gibi Onur Akın’ın şarkıları.
“Onurlu Yıllarımızın” başlangıcı olarak ilk kez bir Onur Akın şarkısını ne zaman dinledim diye hatırlamaya çalıştım.
1990’ların başıydı. Doğunun küçücük bir ilinde yatılı lise öğrencisiydim. Çarşı izinlerimizde dükkan önlerindeki hasır taburelere oturur, kaçak çay içerdik. Zaten başka da yapacak pek bir şey yoktu. Bu çarşı izinlerinin birinde oturduğumuz kaldırımın başındaki kırtasiye-kaset dükkanından ruhumuzu kavrayan bir şarkı yükseldi. Martı, dalga seslerine karışan keman esintisinin ardından değişik bir akortla çalınan bağlama… Anında dilimize dolanacak tınısıyla yumuşak bir ses içimizi yakan özlemi dışa vuruyordu: “Uzaktan seni düşünür, düşünürüm, İstanbul…”
Değil İstanbul, Elazığ’ın batısına geçememiştik henüz. Bıktırıcı yatılı okul yıllarına, içimizi yakan bu özlemin yüzü suyu hürmetine katlanıyorduk. “İstanbul ve Üniversite”. Gün gelecek İstanbul’da üniversite okuyacağız.
Ertesi hafta çarşı izninde yine aynı yere oturdum çay içmek için. Kırtasiye-kaset dükkanında başka bir müzik çalıyordu. Biraz sonra dükkana girdim. Bir iki ufak tefek kırtasiye malzemesi alırken dükkan sahibiyle sohbeti kurduk. Geçen hafta şöyle bir şarkı çalıyordu diye sohbetin yönünü çevirdim. “Grup Baran” dedi. Kırtasiyeci abi hafif sorgular gibi sorular sorduktan sonra üst rafların arka tarafından bir kitap çıkarıp verdi. Vedat Türkali’nin “Bir Gün Tek Başına” romanı. “Bu kitabı oku. O şarkının sözleri Vedat Türkali’nin bir şiirinden alınmış,” dedi. Bir haftada kitabı okuyup geri götürdüm. Artık aklımda Vedat Türkali, Onur Akın isimleri, kalbimde ise yoğunlaşmış, tutkuya dönüşmüş özlemler vardı.
Onur Akın, Vedat Türkali’nin şiirini değil adeta romanını bestelemişti. Bekle Bizi İstanbul şarkısı Bir Gün Tek Başına’nın duygusal yapısıyla o kadar iyi örtüşüyordu ki. Hele roman kahramanı Kenan’ın üniversite öğrencisi sevgilisine “bekle bizi İstanbul” şiirini okuduğu sayfada kitap adeta müzik çalara dönüşüyordu. Devrimci Gençlik Romantizmi ile Üniversite Romantizmi, İstanbul özlemiyle buluşup, aşka ve kavgaya dahil olma duygusu içimizi kıpır kıpır ediyordu. Taşrada, kenarda, sınırlandırılmış, kıstırılmış bu hayat artık bize yetmiyordu. Biz de o büyük kentin büyük meydanlarında yürümeli, özgürce doyasıya tartışmalı, “haramilerin iktidarına” karşı mücadele ederken roman kahramanı Günseli gibi sevgililerimiz olmalıydı.
***
Vedat Türkali’nin “yüreklere yazılan” şiiriyle müzik yeteneğini birleştirip sağlam adımlarla yola çıkan Onur Akın, şiir ve müziğin birlikteliğini daha da genişleterek sürdürdü. Öyle ki Akın’ın albümleri adeta “Türk Şiiri Antolojisidir”.

Attila İlhan, Ahmed Arif, Nazım Hikmet, İlhan Berk, Ülkü Tamer, Turgut Uyar, A Kadir, Enver Gökçe, Cahit Sıtkı, Yılmaz Erdoğan, Arkadaş Z. Özger, Küçük İskender, Ahmet Erhan, Yılmaz Odabaşı, Ahmet Telli, Ahmet Can Akyol, Aydın Öztürk, Hayrettin Horoz, İbrahim Karaca…
Daha da sayabiliriz. Türkiye’de bu kadar çok ve değişik tarzlarda şairlerin eserlerini besteleyen başka müzisyen var mıdır? Sanmıyorum.
Üstelik bir iki örneği dışarıda tutarsak (33 kurşun gibi) şiir besteleri son derece başarılıdır.
Şiirin kendi iç müziğini yakalamakta Onur Akın’ın şiire, şairlerin dünyasına olan düşkünlüğünün önemi büyük. Hatta Yılmaz Odabaşı, Aydın Öztürk, A. Can Akyol gibi şairlerin eserlerini bestelerken bu şairlerle birlikte çalışmış, şairin iç sesini kendi müziğine katmayı özellikle önemsemiştir.
Onur Akın’ın eserlerini bestelediği şairlerin Türkiye sol dünyasının siyasal, duygusal kodlarını barındırmasının da O’nun kitlelerle buluşmasını kolaylaştıran önemli bir unsur olduğunu düşünüyorum.
***
Onur Akın ile yatılı okulda kasetçi dükkanında başlayan gıyabi tanışıklığımız liseden sonra da devam etti. 1995’te İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni kazanarak İstanbul’a geldim. Bekle Bizi İstanbul şarkısını dinlerken kurduğum hayaller gerçek olmuştu.
O yıl çıkan “Nereye Ey Güzel İnsanlar” albümüyle Onur Akın adeta ikinci bir patlama gerçekleştirmişti. “Bekle Bizi İstanbul gibi güçlü bir eserin gölgesinde kalmamış, dinleyicideki beklentiyi karşılayacak sıçramayı gerçekleştirmişti. Nazım Hikmet – İlhan Berk şiirlerinden harmanladığı “Seviyorum Seni” “Gaybana Geceler” dönemin ruhunu dile getiriyor, dillerden düşmüyordu.

Türkiye’nin “zor yılları” 90’ların ortasıydı. Doğuda boşalan köylerden kentlere doluşan kitleler, sayısı giderek artan özel radyoların sağladığı iletişim ve erişim olanakları, bu gelişmelere bağlı olarak açılan türkü barlarda Gaybana Geceler, Seviyorum Seni eserleri sırt sırta vermiş farklı insanlarca kitlesel olarak söyleniyordu.
“Kent Sürgünü” bu kitleler için Onur Akın artık bir “Kent Ozanı”ydı.
Sanki benim hüznüm bana az mıydı
Bir de kaçar göçer oldum ben benden
Hiçbir yere sığmadı bu yüreğim
Adım kent sürgünü kaldı bu yüzden
Bizim fakültede ise Onur Akın ayrı bir dikkat ile takip ediliyordu. Çünkü bizden iki dönem önce Onur Akın da İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olmuş, ilk eserlerini bu fakültede bestelemiş, şimdi bizim “takıldığımız” Süleymaniye Kafeleri, Beyazıt Sahafları, Kocamustafapaşa Öğrenci Evlerinde şarkılarıyla aramızda olmaya devam ediyordu.
Fakültenin yanı demirden köprü
Fakültenin önü bir sıra kavaktı
Biz bir garip yiğit kişiydik
Bütün hürriyetler bizden uzaktı
Öğrenci gençliğinin 12 Eylül’den sonra yeniden küllerini silkeleyip örgütlendiği, forumlar, paneller düzenlediği, üniversite ortamında “Bekle Bizi İstanbul”, “Nereye Ey Güzel İnsanlar”, “Özgürlüğü Anımsatır” şarkıları marş gibi söyleniyordu. Solcuyduk, aynı zamanda aşıktık. Solculara yakışacak bir romantizm arayışımız da yok değildi hani. Seviyorum Seni tam da aradığımız şarkıydı.
Seviyorum seni
Ekmeği tuza banıp
Banıp yer gibi
Geceleyin ateşler içinde uyanarak
Ağzımı dayayıp musluğa
Su içer gibi
diye seslenirken sevgilimize, “devrimci aşkı” hafifletmiyorduk. Ne de olsa Nazım’ın şiiriydi. Sakallı, elinde bağlamasıyla Onur Akın söylüyordu. Biçim de içerik de devrimciliğe uygundu. Daha ne olsundu.
Sadece üniversite gençliği ve kent sürgünleri mi..?
Onur Akın yaygın şekilde dinleniyordu. Ancak dinleyici kitlesinin somutlaşması kendi içinde tarif edilmesi de zordu. Kendisinin de bir söyleşisinde belirttiği gibi herkes dinliyordu. Fakat, “evet bunlar Onur Akın dinler” dediğimiz bir tipolojisi yoktu bu kitlenin. Akın’ın örgütlere ve fraksiyonlara bağlı bir sanatçı olmamasının da bunda bir etkisi vardı. Bir bakıma tüm solun “üst kimlik” olarak kabul ettiği bir sanatçıydı.
1997’de Onur Akın’ın Aşk Bize Küstü albümü çıktığında artık bir radyoda çalışıyordum. Radyonun günlük istek saatlerinde Onur Akın eserleri mutlaka ilk beş sırada yer alırdı. Öğrenci, işçi, ev kadını, taksici, radyoyu arıyor, ya “Seviyorum Seni”yi, ya “Gaybana Geceleri” ya da “Bekle Bizi İstanbul”u istiyordu.
Bir yandan da Türkiye “uğursuz 90’lar”ın sonlarına doğru ilerlerken çatışmalar, faili meçhuller suikastlar, krizler içinde boğuluyordu. Özlem ve hayallerle büyük kentlere doluşan bizler kentlerin kenar duvarlarına çarpmış biraz yaralanmıştık. Umut ile umutsuzluğun iç içe geçtiği toplum psikolojisini Onur Akın şarkılarının yanı sıra albüm kapağında şöyle ifade ediyordu:
“İnsanın görülmemiş derecede küçümsendiği ve çaptan düşürüldüğü günümüzde kişinin en ivedi ve soylu görevi olayları şarkılaştırmak olmalı. Kuşkusuz bir gerçeğin bilincine varacak, insanın insanca özüne ve onun bülbülleri bile susturabilecek orkestrasına katılma yürekliliği gösterecek hayli insan var”
***
Ve…2000’ler…
90’ların sonlarına doğru toplumda beliren umut umutsuzluk ikilemi, 2000’lerde artık bir yorgunluğa dönüşüyordu. Onur Akın da, onunla yola çıkan bizler de büyümüştük. 12 Eylül sonrası tekrar canlanan devrimci-üniversite-kent romantizmi sönmüştü. Onur Akın da kendi deyimiyle “yüreğe aracısız, dolaysız, direkt, vizesiz giren bir mesaj” ile çıkıyordu yine.
"ey hayat, sen şavkı sularda bir dolunaysın
aslında yokum ben bu oyunda
ömrüm beni yok saysın
yaşam bir ıstaka
gelir vurur ömrümün coşkusuna
hani tutulur dilin
konuşamazsın
Derken, günümüze kadar devam eden hala içinde bulunduğumuz son 10 yıl…
Bazen, “memleket isterim, ne başta dert, ne gönülde hasret olsun; kardeş kavgasına bir nihayet olsun, diyerek, bazen “Mor Bir Hüzün” içinde , “O sonsuz aşkımızdan geriye ah ne kaldı, Sen gittin, bana senden kanayan yaram kaldı” diyerek, geçip giden yıllar.
***
Şimdi Onur Akın, 46 yaşında sanat hayatının 25’nci yılında. Türk şiirinin unutulmaz şiirleri yüzlerce şarkısıyla buluşup yüzbinlerce kişiye ulaşmış, toplumun ortak duygu hafızasına kazınmıştır. Bizim gibi 90’larda gençlik ve öğrencilik dönemlerini yaşayanların “yitik ama onurlu” yıllarına şiirle, şarkıyla eşlik edip, duygularımızı estetize etti. Lise yıllarımızda devletin himayesindeki Hizbullahçılar yanıbaşımızda arkadaşlarımızı satırla vuruyordu, Üniversitede ise, Onur Akın’ın Antolojisindeki büyük şairimiz Enver Gökçe’nin dizelerinde söylediği gibi:
“Faşistler camlara yürüdüler
Kürsüleri kırdılar, höykürdüler”
Faşistler camlara yürüdüler
Kürsüleri kırdılar, höykürdüler
Tığ teber Şah-ı Merdan
"Tanrı Dağı kadar Türk’tü bunlar
Hıra Dağı kadar Müslüman."
Ve de kanlı bıçaklı düşman
Gazeteciliğe ilk başladığımızda ise arkadaşımız Metin Göktepe İstanbul’un ortasında dövülerek öldürülüyordu. Solcu gençler ise her zaman ki gibi daha eşit, daha adil, bir dünya için mücadele ederken şiirden, müzikten, sanattan kopmadı. Belki vurularak kaybettiler ama onurları tertemiz kaldı. Yeni bir dünya istemini dile getirmek, umutlu olmak için az şey değil. Bir de 90 yaşını geride bırakan Vedat Türkali’nin yeni bir roman yazdığını bilmek, Bir Gün Tek Başına’yı 25 yıl sonra hala zevkle okumak, Nazım Hikmet, Attila İlhan, Ahmed Arif, Yılmaz Odabaşı, Ahmet Telli şiirlerinin varlığını hissetmek, Onur Akın’ın yeni şiirlere yeni ezgilerle can vermesini beklemek. Az şey değil, “Bekle bizi” diyebilmek…
Boşuna çekilmedi bunca acılar
Büyük ve sakin Süleymaniye’nle bekle
Parklarınla, köprülerinle, meydanlarınla
Bekle bizi İstanbul
Tophane’nin karanlık sokaklarında
Koyun koyuna yatan çocuklarınla bekle
Bekle zafer şarkılarıyla geçişimizi
İstanbul
Haramilerin saltanatını yıkacağız
Bekle o günler gelsin gelsin İstanbul
Sen bize layıksın bizde sana İstanbul
Bu yazının kısaltılmış hali Yurt Gazetesi'nin Kültür Eki'nde yayınlanmıştır...
“Halkımızı sindiren tüm zincirleri, açlık, yoksulluk ve sömürgecilik zincirini kırmadan önce istirahate çekilmeyeceğiz. Ya bu ülke özgür bir ülke olacak, ya da onu özgürleştirmeye çabalarken öleceğiz."-Hugo Chavez-
Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’in ölümü, sadece kendi ülkesinde ya da Latin Amerika’da değil, İran, Suriye, Kuzey Kore, Çin, Rusya başta olmak üzere bir çok ülkede üzüntüyle karşılandı.
Kuşkusuz başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere İngiltere, İsrail gibi emperyalist ülkelerin yönetimleri ise bu ölüm haberini sevinçle karşılamışlardır.
Peki ya Türkiye..?
Sağ-Muhafazakar siyasetin görüşünü her zamanki sığlığıyla AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik açıkladı. “Büyük bir petrol ülkesi olmasına rağmen Venezuelalılar açlık içinde yaşıyormuş” da, umarız,bu güzel ülke,Küba modelinden yakasını kurtararak demokrasiyle yola devam eder” miş. Hüseyin Çelik, Venezuela’ya demokrasi dileyen bu açıklamasını siyasi patronu başbakanın basını susturma emirleri yağdırdığı bir günde yapıyordu.
Hüseyin Çelik perdeyi açınca, Amerikancı, sağcı, liberal ne kadar isim varsa sosyal medyadan akın ettiler. Chavez diktatörmüş, Chavez popülistmiş. “Başbakan Erdoğan bugün emretsin, yarın Milliyet'i kapatırız, diyen bir patronun gazetesinde yazan Kadri Gürsel diktatör olarak nitelediği Chavez’in arkasından gözyaşı dökenleri cahil olmakla itham ediyordu. Bir zamanlar liberal, sonra ulusalcı takılan ama ODA TV operasyonu yapılınca korkudan kapağı Amerika’ya atan Oray Eğin de atlantik ötesinden nefretini kusmakta gecikmiyordu.
Hüseyin Çelik, Kadri Gürsel, Oray Eğin gillerin sağcı,Amerikancı, liberal,cahilce fikir kusmuklarına sabah sabah daha fazla maruz kalmamak için çektim sosyal medyanın sifonunu çıktım. İşe gelince Venezuela’nun uluslararası yayın yapan TeleSUR kanalının Türkiye muhabiri Lucas Fariyoli’yi aradım. Anne tarafından Arjantin, baba tarafından İspanyol olan Lucas İngiltere’de eğitim görmüş. 3 yıldır da Türkiye’de gazeteciliğin yanısıra Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans yapıyor.
Chavez’in Latin Amerika, Avrupa ve Türkiye’de nasıl algılandığı üzerine sohbet ederken Bolivarcı Liderin Türkiye’de pek bilinmediğini söyledi. Chavaz’e sempatiyle bakan, seven, destekleyen sol çevrelerin bile bu küresel lideri çok az bildiğini vurguladı.
Son seçimleri yerinde izleyen ve Chavez’in zaferine tanıklık eden Yüksel Kılınç ile İbrahim Aydın’ın, Yön Radyo , Yurt ve Birgün Gazetelerindeki yayınlarını takip ederken de 21’nci yüzyılın bu ilk devrimini yeterince kavramadığımızı hatta ülke olarak ıskaladığımızı fark etmiştim. İşte bu düşüncelerle Venezuela ve Chavez hakkında öğrenmemizi, bilgilenmemizi sağlayacak kaynakları bir kez daha gözden geçirdim.
Özellikle “kitap yayını” alanında sınırlı sayıda kaynağın olduğunu belirterek durumu özetlemeye çalışayım.
İlk sıraya “Hugo Chavez Venezuela Devrimini Anlamak” adıyla Güncel Yayıncılık’tan çıkan Marta Harnecker’in kitabını koyabiliriz. Samir Amin, kitabın önemini şu cümlelerle anlatıyor. Hugo Chávez Frias, bu uzun söyleşiyle kafa karışıklığına ışık tutmayı amaçlıyor. Chavez´in bu devrimci süreçte oynadığı başat rol ve halk içindeki tüm sınıflardan aldığı muazzam destek, bu kitabı daha da önemli hale getiriyor.“
Kaynak olarak başvurabileceğimiz bir başka kitap ise Richard Gott’ın “Hugo Chavez ve Bolivarcı Devrim” adlı kitabı. Yordam Kitap tarafından yayınlanan İngiliz Gazeteci Richard Gott’ın bu titiz araştırması yine aynı özenli çeviriyle okuyucuya sunuluyor.
Eva Golinger’in dünya çapında yankı yapan kitabı “Chavez Şifresi”, ABD’nin, çıkarlarına aykırı bulduğu bir yönetimi devirmek için her türlü antidemokratik yolu denemekten çekinmediğini belgelerle ortaya koyuyor.Günün birinde bu dünyanın düzeni değişirse, sadece bu kitap bile süper güç Sam Amca’nın yoksul Venezuela halkına karşı işlediği suçların iddianamesi olabilir.
Cüneyt Akalın’ın Cumhuriyet Kitapları’ndan çıkan “Bolivar'dan Chavez'e Latin Amerika” adlı kitabı ise Chavez’i ve Venezuela Devrimi’ni daha başka pencereden görmemizi sağlıyor. Chavez sosyalist mi, komünist mi, küçük burjuva devrimcisi mi gibi alışıldık tartışmalar süredursun Cüneyt Akalın bize Chavez’in dayandığı tarihsel kökleri anlatıyor. Ulusalcılık, yurtseverlik milliyetçilik, tartışmalarının yapıldığı günümüz Türkiye’sine de ışık tutacak çarpıcı ayrıntılarla dolu kitap.
Ve…Su gibi akan, elinize aldığınızda roman gibi okuyabileceğiniz başka bir yerli kitap, Gazeteci-yazar Ece Temelkuran’ın 2006 yılında yayınlandığında yankı yapan “Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita” adlı kitabı.Temelkuran Venezuela’da geçirdiği günlerdeki izlenimlerini bizimle paylaşırken Venezuela’nın ara sokaklarına, yoksul insanlarının dünyasına bu yoksul dünyadan bir devrimin doğuşuna doğru sürüklüyor, bizi.
Kitaplarla ilgili son bir not: Nazım Kitaplığı’ndan yayınlanan “Venezüella'da Neler Oluyor? Hugo Chavez ve Bolivarcı Devrim” adlı derleme Chavez’in dünya sol ve devrim hareketi için ne anlam ifade ettiğini merak edenler için iyi bir başlangıç kitabı olabilir.
***
İletişim olanaklarının oldukça fazla olduğu günümüzde sadece kitaplarla yetinemeyiz. İnternet ortamında da gözlem, makale, röportajlardan oluşan oldukça zengin kaynakların bulunduğunu belirtelim. Üç internet sitesini özellikle vurgulamak gerekir. www.sendika.org, www.sol.or.tr ve Latin Amerika Haber Ajansı’nın Türkçe internet sitesi www.plturkce.org
***
Evet Hugo Chavez artık yok. Daha eşit, daha adil daha yaşanılabilir bir dünya kurmak isteyenlere büyük bir miras bıraktı. Bu mirası yoksulların, ezilenlerin, işçilerin, işsizlerin yararına sunabilmek nasıl bir gerçekliğe dayandığını kavramaktan geçer, öncelikle. 21’nci yüzyılın ilk devrimini ve lideri Chavez’i liberallerden,sağcılardan,Amerikancılardan öğrenecek halimiz yok.Yüzümüzü bilinçle, umutla, döneceğimiz Chavez gerçeği gün gibi önümüzde duruyor. Ve unutmamak lazım: “ Gerçekler Devrimcidir”