6 Şubat 2011 Pazar

Tesadüfen Defne Ormanı’na Düştüm: Biutiful’du…

Pazar günü,  erkenden kalktım. İstanbul’un ancak Pazar sabahları tenhalaşan trafiğinde çabucak Taksim’e vardım.
Biraz sağa sola bakındıktan sonra yeni başladığım etkili konuşma ve anlatım  kursunda yerimi aldım.
Hoca ilk derste,  artikülasyonu anlatırken , pratik çalışmayı Melih Cevdet Anday’ın “Defne Ormanı” şiiri ile yaptırdı.
Yıllar olalı okumadığımdan olsa gerek neredeyse unuttuğum bu şiir karşıma çıktığı için sevindim. Belki de sevdiğim bir şiiri tekrar keşfettiğim içindir ki ders oldukça zevkli geçti.
Önceden planladığım gibi kurstan sonra da sinemaya gidecektim.

Bileti aldım ama daha filmin başlamasına epey zaman vardı. En iyisi kurs notlarını ve kitapları taşıyabileceğim bir çanta alayım dedim.

Girdim, küçük bir dükkana…Tezgahtar genç ile pazarlık yaparken, “abi o fiyatın altına  düşemem ama istersen aynı markanın çakması var, daha ucuza alabilirsin” diyerek yeni seçenekler sürüyordu önüme.

Biraz da zaman geçsin diye,  tezgahtarla epey muhabbeti koyulaştırdıktan sonra ucuz olan çakma çantayı alarak çıktım.

                                                           ***

Sinemada,  “Paramparça Aşklar ve Köpekler” filmiyle gönüllerimizi fetheden

Alejandro Gonzalez Inarritunun Biutiful’u oynuyordu.
Javier Bardem v Maricel Alvarez,muhteşem oyunculuğuyla film hemencecik seyirciyi içine çekiyordu.
Yazının başlığında kullandığım “tesadüf”lerden ilkini filmin başlarında yaşadım. Barcelona’nın varoşlarındaki kaçak işçiler bir çanta imalathanesinde çalışıyorlardı. İnsanlık dışı koşullarda üretilen çantalardan biri  belki de az önce aldığım çakma çantaydı…Karanlıkta çantanın şekline bir kez daha bakmayı denedim ama filmin akışını  kaçırmaya başlayınca vazgeçtim.
                                                            ***
Film arasında fark ettiğim ikinci tesadüfle adeta sendeledim.
Tesadüfe bakın ki, bu film neredeyse birebir derste gördüğümüz Melih Cevdet’in şiirini anlatıyordu. Ya da şiir filmi…



köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
için
felsefe yapıyorlardı, çünkü
ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
köle sahipleri veriyordu onlara.
ve yıkıldı gitti likya.
Azgınlaşmış neo- liberal  düzenin sömürücü yüzünü yumruk gibi yüzümüze çarpan filmin ikinci yarısını seyrederken artık fonda bu şiir vardı.
Sadece şiir mi…?
Barcelona’dan, Mısır’a, Çin’den,  Türkiye’ye…Yeni dünya düzeninin en diptekilerinin hikayeleri filmle birlikte beyaz perdeye yansıyordu.
Inarritu, daha önceki gün Ankara OSTM’de kaçak işyerlerinde can veren 17 işçiyi anlatıyordu.
Inarritu , Mısır’da ABD destekli diktatörlüğün günde 2 dolara mahkum ettiği   40 milyon aç insanı anlatıyordu.
Inarritu , çalışma bakanının “güzel (biutıfıl) öldüler” dediği Zonguldak’taki 30 madenciyi anlatıyordu.
Inarritu, gösterişli kızların ve erkeklerin kı….ç..nı sallaya sallya giydiği jeanleri beyazlatırken genç yaşta ölüp giden kot kumlama işçilerini anlatıyordu.  
Inarritu, Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü’nde silahla vurularak öldürülen Kenya’lı Testus Okey’in katillerinin bir türlü bulunamamasını anlatıyordu.
Ve… Inarritu’nun tıkandığı yerde sözü Melih Cevdet Anday alıyordu:



köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
için ekmek yapıyorlardı, çünkü
felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
için ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
felsefe veriyordu onlara.
ve yıkıldı gitti likya.



Bize demokrasinin, sosyal devletin, insan haklarının mabedi olarak sunulan Bercelona’nın , Paris’in, Londra’nın banliyölerindeki faşizmi anlatıyordu film..
Ve soruyordu beyaz perdeden Inarritu: Daha başkentlerinin arka sokaklarındaki milyonlarca aç insanı kölelikten kurtaramayan liberal- kapitalist batı, Mısır’a , Yemen’e, Tunus’a nasıl demokrasi götürecek..?
                                                           ***
Yazının burasında bir düzeltme yapmak istiyorum: Başlıktan itibaren kullandığım “tesadüf” kelimesini yok sayıyorum. Çünkü, Inarritu nun Biutiful’u, günümüz dünyasının gerçekliğini o kadar sade ve çarpıcı anlatıyor ki, herhangi bir günde ve günün herhangi bir saatinde filmden bir sahnenin karşımıza çıkmaması imkansız.
Nitekim, işe geldiğimde çalıştığım binanın yan tarafında her türlü güvenceden ve sosyal haktan yoksun Moğolisltanlı çocuklar neredeyse kilolarının iki katı ağırlığındaki moloz çuvallarının altında iki büklüm çalışıyorlardı. Inarritu’nun tek bir filmini seyredemeden, Melih Cevdet’in tek bir şiirini okuyamadan bu dünyadan göçüp gidecek çocuklar, kimbilir, belki de günde iki dolara 12 saat çuval taşıyorlardı.



felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
felsefesi. ve sahipsiz felsefenin
ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.
ekmeğin sahipsiz felsefesini
felsefenin sahipsiz ekmeği.
ve yıkıldı gitti likya
.

hala yeşil bir defne ormanı altında.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Sevgili, muhterem, aziz, örgütlü vatandaşlarımız…!

Yapılan kamuoyu yoklamalarının yüzde 99’u AKP’yi yüzde 45 ve üstünde gösteriyor.
CHP’nin açıkladığı ankette bile AKP yüzde 40…
8 yıldır iktidarda olan bir parti üçüncü kez tek başına iktidarını neredeyse garantilemiş durumda.
Neden..?


Ekonomi çok mu iyi…
İşsizlik bitti mi..
Esnaf halinden memnun mu…
Çiftçi borç batağında değil mi..?


Tüm veriler, saydığımız bu alanda işlerin iyi gitmediğini gösteriyor.
O halde AKP neden düşmüyor…?
Şimdilik soruları burada keselim ve şöyle bir ahaliye bakalım…


                                        
İşte haber: "Sosyal paylaşım sitesi facebook üzerinden başlatılan 'AKP'ye içiyoruz' kampanyası kapsamında örgütlenen vatandaşlar, Türkiye'nin çeşitli noktalarında bir araya gelerek, yeni yapılan düzenleme ile alkol satışına sınırlama getirilmesini içki içerek protesto etti."


Ne güzel değil mi..?

Demek ki vatandaşlarımız AKP’ye karşı örgütlenmişler…?

Öyle bir örgütlenme ki AKP kendisi yapsa AKP’nin ekmeğine ancak bu kadar yağ sürer…


Vatandaşlarımız, her gün yaklaşık 800 bin bedava dağıtılan cemaat medyasının etkisine karşı, sevdiği, beğendiği medyaya destek vermek için değil…


Vatandaşlarımız, her ilde sayısı onları bulan tarikat dershanelerine, yurtlarına, okullarına karşı, kendi okullarını, yurtlarını, dershanelerini kurmak için değil…


Vatandaşlarımız, yoksul seçmeni AKP’nin elinden kurtarmak için gıda, giyim, sağlık yardımları yapacak kuruluşları organize emek için değil…


Vatandaşlarımız, gecekondulara, konfeksiyonlara, işsiz kahvehanelerine, atanamayan öğretmenlere gitmek için değil…


Vatandaşlarımız oy kullanmayan 12 milyon kişiyi sandık başına getirmek için değil…




Ne güzel, ne mutlu ki vatandaşlarımız içki içmek için çabucak örgütlenmişler.




Örgütlenmekle kalmamış, harekete geçmiş ve eylem koymuşlar…


Sevgili, muhterem, aziz,  örgütlü vatandaşlarımız…!


Biliniz ki, bu ülkede her akşam kafayı çeken adam bile  içkiye karşıdır.
Diyeceksiniz ki, yaşam biçimimizi korumayacak mıyız…?


Üzgünüm, muhterem, aziz,  örgütlü vatandaşlarımız…Hep muhalefette kalarak yaşam biçiminizi koruyamazsınız…


Kitle gücü, sermaye gücü, medya gücü gibi günümüzün başlıca iktidar araçları arasında maalesef alkol yoktur…


Ya, çalışıp iktidara geldikten sonra yaşam biçiminizin keyfini çıkarırsınız, ya da 12 Haziran’da yaşam biçiminiz için düzenlenen mevlitte birileri bol bol şerbet içip ruhunuza fatiha okur…




Sevgili, muhterem, aziz,  örgütlü vatandaşlarımız…!




Tercih sizin…

12 Ocak 2011 Çarşamba

Anadolu'lu HESO ile HES’lerin türküsü

Kırmanci’de ayıya HES denir…
Özellikle ormanlık bölgelerde yaşayan köylülerde hep bir HES (ayı) korkusu vardır.
Ancak, ayının köylüye zarar verdiği olaylar çok seyrektir.
Çünkü köylü, ayının ne zaman tehlikeli, ne zaman uysal olduğunu bilir. Ayıya rastlarsa onun saldırmaması için nasıl davranması gerektiğini artık öğrenmiştir. Ormanın neresinde ayı olur, günün hangi saatinde ve yılın hangi mevsiminde ayının davranışı nasıldır,  yüzyıllardan süzüp gelen  tecrübelerle bilinç haline gelmiştir. Yani ayı, köylünün doğadaki yaşamının bir parçası daha doğrusu bir aktörü haline gelmiştir. Öyle ki ayı ile insan arasındaki konuşmalar dünyanın önde gelen fabl( hayvanların konuşturulması) eserlerine denk güzelliktedir.
Metin Kemal Kahraman kardeşlerin, sözlerini Kırmanci olarak yazdıkları Heso u Heso türküsü bu tarzın güzel örneklerdendir.
Türkünün girişi şöyle:
“Ma ve xêr, bira Heso!
Namê to k
î Heso,
Namê mi k
î Heso
Mirê k
î beso,
Torê k
î beso”
Yani; Hasan adında biri ormanda ayı ile karşılaşmış. Önce çok korkmuş ve ardından, merhaba ayı kardeş, senin adında da Heso, benim adım da Heso…Sana da yeter, bana da yeter…”diye başlamış söze…
Doğal bir gerçeği sade , net anlatmış: “İnsanı ve hayvanı doğada kendi haline bırakırsan doğa ikisine de yeter.”
                                               ***
Şimdi nereden çıktı bu HES’li, AYI’lı  hikaye diyeceksiniz…
Bir süredir, Anadolu köylüsünün başı yine HES’lerle (Hidro Elekrik Santrali) dertte. Çoğu,  çok uluslu şirketlerin taşeronu olan iktidar hormonuyla büyümüş konsorsiyumlar, nerede güzel akan bir dere,  nerede serin bir vadi, nerede çağlayan bir şelale varsa hemencecik konduruyorlar HES’i…
İş makinaları, dinamitler, hızarlar devreye girip doğayı alt üst ediyor. Dere gidiyor, vadi gidiyor, orman gidiyor, şelale gidiyor…Ev, tarla, tarihi eser, mezar, ziyaret ne varsa durgun ve renksiz suların altında yok ediliyor.
Fırtına Vadisi’nden, Munzur’a, Bergama’dan,  Hasankeyf’e kadar, Anadolu köylüsünün en büyük korkusu artık yeni  HES’ler…Doğadaki HES’lerin (ayı) huyunu suyunu bilen köylü, dışardan gelen bu yeni HES’lerle nasıl mücadele edeceğini henüz tam bilmiyor…

Ama pes etmiyor da…Örgütleniyor. Bilinçleniyor…Mahkemeye başvuruyor. Koruma Kurullarıyla, Yargıtay, Danıştay kararlarıyla  tanışıyor.
Kafalarındaki bin bir şeytanlık ,oyun ve yutturmaca ile  doğanını canına okumaya gelen bu HES’çiler, şimdi Anadolu köylüsünün inatçılığı, yüksek sezgi gücü ve sabrıyla karşı karşıyalar.
Bakalım Anadolulu HESO ile Çokuslu  HES’lerin  türküsü nasıl yazılacak…  ?

30 Kasım 2010 Salı

Stratejik Ortağınızdan Belge mi İstiyorsunuz..? Ayıp olmuyor mu?


George Bush, Dick Cheney  ve Donald Rumsfeld Beyaz Saray’da bir akşamüstü özel toplantı yapıyorlar.Bu toplantıda konuşulanlar da Wikileaks tarafından yayınlanıyor. Belgede şunlar yazıyor:
Bush:  “Irak’ta nükleer silah olmadığını biliyoruz, ancak Irak’ı işgal edebilmemiz için nükleer silah var diye bir yalan ortaya atalım. Sonra dünyanın çeşitli ülkelerinde basın mensuplarına  200 milyon dolarlık rüşvet dağıtalım. Bu medya Irak’ta nükleer silah var diye dünya kamuoyunu ikna etsin.
Rumsfeld: Irak’ın komşularından Türkiye’nin Başbakanı  Ecevit, işgale destek vermiyor. Ama yeni kurulan AKP bize söz verdi. İşgale destek verecek. Harekattan önce Ecevit’i düşürürüz. Seçim yapılır, yerine AKP gelirse Türkiye üzeriden askerlerimizi Irak’a sokar rahat rahat ilerleriz.
Cheney:  İşgali tamamladıktan sonra öncelikle Irak’ın tüm tarihi eserlerini kendi ülkelerimize kaçırır, kukla bir hükümet kurar, petrollere de el koyarız. Direnen herkesi de sivil, çocuk, kadın demeden öldürürüz. Gerekirse bir buçuk  milyon sivil insanı öldürelim. Böylece Irak’ta bir daha geri dönüşü olmayacak bir yapı oluşturalım. “
Böyle bir belge çıkmadı Wikileaks’tan… Ama 1 Mart tezkeresinin reddedilmesi hariç yukarıda yazılanların tümü gerçekleşti. Yani, belgeye gerek yok, gerçeğin kendisi en büyük belge…
Bu nedenle, ABD’nin  katliam yapan, darbe tezgahlayan, suikastlar düzenleyen, kargaşa çıkaran  yapısı ortadayken, devlet başkanlarına lakap taktığını ortaya çıkaran belgeler karşısında “şok” olmamız beklenmesin.
AKP içinde Amerika’ya sadakatle bağlı kişilerin bulunduğu, hükümetin yolsuzluk yaptığı, bazı bakanlar hakkında özel hayat dahil ciddi iddiaların  bulunduğuna inanmamız için de Wikieaks’a gerek yok.
                                               ***
Peki, o zaman bu belgelere karşı tavrımızı ne olmalı..?
Yandaş medyanın yaptığı gibi, “dedikodu bunlar, ortada belge yok”  mu diyeceğiz.
Sayın Sağcı, liberal beyler, bayanlar…!
Bu ülkede 50 yıldır  ABD’nin kurduğu düzene demokrasi diyen, bu sistemin içinde yer almak için can atan siz değil miydiniz..?
Menderes, Demirel, Özal, Çiller, Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği merkez sağ tarihi aynı zamanda bu ülkede Amerikancılık tarihi değil mi?
50 yıldır ABD’nin  tak dediğini şak diye yerine getiren sizler, şimdi stratejik ortağınızdan belge mi istiyorsunuz..?  Ayıp olmuyor mu?
Irak’ta nükleer silah olduğuna inandınız da Tayyip Erdoğan’ın İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabı olacağına mı inanmıyorsunuz?
İlhan Selçuk’un kendi gazetesine 3 defa bomba attığına, Türkan Saylan’ın terörist olduğuna, Deniz Gezmiş’in Ergenekoncu olduğuna inanıyorsunuz da, Faruk Özak üzerinden Trabzonspor'a örtülü ödenekten para aktarıldığına mı inanmıyorsunuz.

                                               ***
Bir ülkenin milli savunma bakanı o ülkenin dışişleri bakanı hakkında yabancı bir ülkeye olumsuz şekilde bilgi aktarırsa, adeta şikayet ederse bu ajanlık değil mi?
Başbakan Erdoğan’ın damadını, dünürünü, takip eden fişleyen ABD’li diplomatlar casusluk yapmış olmuyor mu?  Neden istenmeyen adam ilan edilip sınır dışı edilmelerini  savunmuyorsunuz?
Hazır, millet iradesine karşı olan vesayet rejimini  tasfiye ederken bunlar ne şimdi?
ABD’nin yalan dolanlarıyla İran’a karşı füzeleri topraklarınıza yerleştirmek küresel vesayete teslim olmak değil mi?
ABD’li generallerle Irak’a girmeye can atacaksınız, sonra Türkiye’de 3 generali görevden alarak vesayet rejimini ortadan kaldıracaksınız öyle mi..?
Ama unutmayın,  internet çağında artık hiçbir şey kaybolmuyor. İlerde çocuklarınız , torunlarınız, bugün yazdığınız bu yazıları sizin kişiliğinizin birer belgesi olarak okuyacaklar.