9 Şubat 2013 Cumartesi

YAFTALAMA TERÖRÜ VE CHP’NİN SAĞI SOLU


Hüseyin Aygün ve Birgül Ayman Güler’in açıklamalarıyla bir kez daha alevlenen CHP’deki tartışma  başlamadan önce,  Merdan Yanardağ’ın “Kadro Hareketi” adlı kitabını yeni bitirmiştim.

“Dünya’da ve Türkiye’de Ulusçu Sol ve Üçüncü Yol Arayışlarının İdeolojik Kaynakları”alt başlığıyla yayınlanan kitap, bu alanda yapılmış en kapsamlı çalışma. CHP’deki tartışmayla birlikte adeta havada uçuşan “ulusalcılık” “milliyetçilik” “millet” “milliyet” “tek parti” gibi kavramları, Yanardağ’ın titiz çalışmasının sunduğu bilgiler eşliğinde anlamlandırmak hakikaten ufuk açıcı oldu.

“Kadro Hareketi”ni bitirir bitirmez elime Metin Çınar’ın “Anadoluculuk ve Tek Parti CHP’de Sağ Kanat” adlı kitabı geçti. Çınar’ın kitabı da tek parti CHP’nin bambaşka bir yönüne vurgu yapıyordu. Ve ortaya şu çıkıyordu: “Tek Parti CHP” son yıllarda bize sunulduğu gibi tek düşüncenin hakim olduğu donmuş bir ideolojiye sahip değil. 1920’lerden başlayarak çok partili sisteme geçilen 1946’lara kadar CHP,  bir çok evreden geçmiş, değişik fikirler parti içinde yer almış ve partinin liderleri Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü iç ve dış dengeleri gözeterek partinin hem düşünce yapısını hem de kadrolarını bir denge içinde tutmuşlardır.  

Ancak günümüzdeki tartışmalara baktığımızda öncelikle CHP içindeki ulusalcılarla -liberallerin “tek parti” dönemini tarihsel ve siyasal gerçeklerden uzak ele aldıklarını görüyoruz. Ulusalcılar, CHP’nin kurulduğu günden bu yana adeta tek bir düşünceye sahip, tamamen homojen yapıda bir partiymiş gibi algı yaratırken , ulusalcılara karşı olan partinin “liberal veya özgürlükçü sol” diye nitelenen kanadı ise   CHP’nin genlerindeki bağımsızlıkçı, ulusalcı,  anti emperyalist özellikleri çok hafife  alıyor gibiler.

Partinin içi böyle olunca dışında mevzilenen ve partiyi “ligh akp”ye dönüştürmek isteyen “muhafazakar - liberal birlikteliği” hemen harekete geçiyor. Kavramları kriminale ederek demokratik tartışma ortamını zehirliyorlar. Ulusalcılık, Cumhuriyetçilik “suç”   kapsamında ele alınıyor, statüko “tek parti faşizmi” gibi söylemlerle ortam boğuluyor. Halbuki yüz yılı aşkın bir süredir bu topraklarda bu tartışmalar yapılıyor. Bu kavramlar da daha yeni ortaya atılan,  liberallerin de ulusalcıların da  istediği gibi içini dolduracağı kavramlar değildir.

İşte bu yazıda güncel durumunu aktardığımız bu tartışmayı Metin Çınar’ın yeni yayınlanan “Anadoluculuk ve Tek Parti CHP’de Sağ Kanat”adlı kitabı çerçevesinde tarihsel kökleriyle ele alacağız. Çınar kitabında bir yandan Osmanlının son döneminden başlayarak tartışılan Türkçülük, milliyetçilik, millet, vatan, ulus gibi kavramları öte yandan da tek parti CHP’de Anadolucular  olarak adlandırılan kanadı ve düşünce yapısını akademik değerde bir araştırma ve incelemeyle sunuyor bize…

***

Bu topraklar 20’nci yüzyıla çok önemli tartışmalarla başladı. Yusuf Akçora’nın formüle ettiği “Üç Tarz-ı Siyaset” (Osmanlıcılık,  Pan İslamizm, Türkçülük)  liberalinden, Türkçüsüne, İttihatçısından Kemalistine , Anadolucusundan, Sosyalistine ülkenin aydın, yazar, siyasetçi ve gazetecileri tarafından uzun yıllar kıyasıya tartışıldı.

1900’lerden itibaren yükselen siyasi hareketler ve düşünceler içinde kısmen arka planda kalmış “Anadoluculuğu” ele alan Metin Çınar  kitabın başında bu düşüncenin kaynakları ve tarihsel arka planını özetliyor. Anadolucu fikirlerin  Turancılık, Türkçülük, İslamcılık fikirleriyle kesiştiği ve ayrıldığı yanları aktaran yazar, Anadoluculuğu asıl olarak  Anadolu, Dikmen, Dönüm, Millet, Hareket, Çığır, Bizim Türkiye dergilerini inceleyerek sunuyor bize.

 Bu dergilerle birlikte Anadolucu düşüncenin öncülerinden   Mükrimin Halil Yinanç, Remzi Oğuz Arık ve Nurettin Topçu’nun fikirlerini tartışıyor. Kitap boyunca Anadolucu düşüncenin zaman içindeki seyrini kolaylıkla izleyip özellikle Cumhuriyet devrimlerine , Kemalist iktidara bakış açısını izleyebiliyoruz. Ve nihayet 1940’lı yılların CHP’sinde Memduh Şevket Esendal’ın parti genel sekreteri olması ve Esendal’ın çabalarıyla Anadolucu düşüncenin CHP içinde güçlü bir kanat haline gelmesini takip ediyoruz.

***

Metin Çınar’ın çalışmasında zevkli bir tartışmayı izlediğimizi belirtebiliriz. Çoğu ünlü edebiyatçı, siyasetçi, gazeteci, düşünce adamı  bir şekliyle bu tartışmanı  içinde. Anadolucu düşüncenin öncüleri olarak kabul edilen  Mükrimin Halil Yinanç, Remzi Oğuz Arık ve Nurettin Topçu’nun yanısıra  Ziya Gökalp, Yakup Kadri, Halide Edip, Ahmet Kutsi Tecer, Yahya Kemal, Memduh Şevket Esendal,  Mehmet Kaplan bu hararetli tartışmanın içinde yer alıyorlar. Öte yandan Anadolucu fikir adamlarının etkilendiği Avrupalı düşünürler Henri Bergson, Emile Boutroux, Maurice Blondel, Wiilliam James’in fikirleri de yeri geldikçe karşımıza çıkmakta. Özellikle Bergson’un süreç felsefesi’nin etkisindeki “Anadoluculuk”un   Devrimci Kemalist anlayışa karşı idealist -  muhafazakar evrimci bir bağımsızlıkçı yol olarak ortaya çıktığını anlatıyor yazar.

Anadolucuların, Anadolu coğrafyasına romantik bakışı da kitap boyunca sık sık şiir tadında cümlelerle kendini gösteriyor.

“Beyaz Kafkas tepelerinden yeşil Toros dağlarına kadar uzanan o viraneler, o bataklıklar, o tezek yığınları altında asil bir hummanın ateşi yanmaktadır.” 

Anadoluculuk, Memleketçilik akımının asıl olarak 1917’de Türk Ocağı içindeki bir tartışmadan çıktığını aktaran Metin Çınar, bu düşüncenin yeşerdiği siyasal ve toplumsal koşulları da somut örneklerle inceliyor. Anadolucular, Türklük, Türkçülük, Turancılık, Türkiyelilik kavramlarından daha çok “Anadoluculuk” ve “Memleketçilik” söylemini öne çıkardılar. Ancak, içerik yine de ulus devlet yaratmanın, uluslaşmanın kaçınılmaz sonucuyla birleşiyordu.

“Türk namı bir milletin adı değildir. Bu nam, bir ırkın adıdır ki bundan müteaddid milletler çıkmıştır. Anadolulular, Azerbaycanlılar, Şimalliler, Türkistanlılar(…)Bir milletten olabilmeleri için hars ve vatanlarının  bir olmaları icap eder(…) Biz Anadoluluyuz, vatanımız Anadolu, milletimiz Anadolu milletidir.”

Atatürk’ün sağlığında Kemalist devlete ve ideolojiye açık muhalefet yapamayan Anadolucular, Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümü ve ikinci dünya savaşı ortamında CHP içinde siyaset yapma olanağını elde ettiler. Bu durumu kitapta görüşlerine yer verilen Engin Tonguç şöyle anlatmakta: “İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Almanya yanlısı tavırlarıyla kamuoyunda daha görünür hale gelen ırkçı-turancı akımın önünü kesmek için rejim, bu gruplarla bağlantı içinde olan fakat pragmatist ve ılımlı tavırlarıyla farklılaşan Anadolucuları ödüllendirme taktiğini   izlemişti.”

 “Anadoluculuk ve Tek Parti CHP’de Sağ Kanat” çalışmasında Metin Çınar,  CHP’nin 1940’lardan itibaren giderek devrimci yayınını kaybetmesi, sağcılaşmasını da daha çok Köy Enstitüleri örneği üzerinden işliyor. Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç’un sol hatta sosyalist bir köy kalkınma modeli olarak başarıyla uyguladıkları Köy Enstitüleri CHP’nin sağ-muhafazakar kanadını oluşturan Anadolucuları rahatsız ediyor.

 Anadolucu kanat içinde yer alan Şemsettin Sirer’in Milli Eğitim Bakanı olmasıyla Köy Enstitüleri ile birlikte bir çok ilerici uygulamadan vazgeçiliyor. CHP’nin bu tercihi daha sonraki yıllarda İsmet Paşa’nın sözlerinden kitabın sayfalarına şöyle yansıyor:

“Köy Enstitülerinin kapanmasından duyduğum acıyı tarif edemem. Herkes zanneder ki Hasan Ali Yücel’i,  Toınguç’u isteyerek değiştirdim. Köy Enstitülerinin kapanmasına neden oldum diye benim hakkımda kamuoyunda yanlış bir hüküm vardır. Aslında, o zaman bir sürü olaylar oldu.  Kurultaylarda enstitüler aleyhinde bir cereyan başladı. Ben bunların doğru olmadığını yerine giderek saptadım. Ama bu o o kadar yoğunlaştı ki grubu etkiledi. Grubun büyük çoğunluğu köy enstitüleri aleyhine  döndü.”

Kitap Anadolucu düşüncenin ve düşünürlerin 1950’lerden sonraki seyri  hakkında pek bilgi vermiyor. Nurettin Topçu’nun daha sonra Adalet Partisinin kuruluşuna katıldığını, bir çok Anadolucu düşünürün de sonradan MHP’ye dönüşecek olan milliyetçi partilerde yer aldığını öğreniyoruz. Yazar, kısa bir değerlendirmeyle Anadolucu düşüncenin  zaman içiresinde geldiği noktayı şöyle özetliyor:

“Sonuçta farklı açılımlarıyla Türk milliyetçiliğinde özgün bir yer edinen Anadoluculuk 1950’li yılların başında Türk- Milliyetçi-Muhafazakarlığında birleştirici bir görev üstlenmiş. Hareketin kanaat önderleri milliyetçi örgütlenmelerde başı çekmişlerdir. Bu dönemde İslamcı eğilimlerin öne çıkması, anti komünist histeri, sanayileşme ve teknolojiye verilen önemin artması gibi etkenler, Anadoluculuğun milliyetçi muhafazakarlığın  egemen düşünüşü haline gelen Türk- İslam sentezi içinde sönümlenmesine yol açacaktır.”

***

Evet…Millet, Milliyet, Türk Milleti,  Milliyetçilik, Ulusalcılık tartışmaları günümüzde canlılığını korumakta, hatta her geçen gün bu canlılık artmaktadır. AKP’nin gündemindeki yeni Anayasa çalışmalarının en hararetli kısmının da Anayasa’dan “Türk Milleti” kavramının çıkarılıp çıkarılmayacağı olacağı şimdiden belli. Esasen CHP içindeki tartışmanın da bundan kaynaklandığını tartışmanın baş aktörü Birgül Ayman Güler tarağından dile getirildi.

Peki bu süreci ve tartışmayı nasıl yürüteceğiz..?

Azımsanmayacak bir entelektüel birikime sahip olan bir ülkenin aydınları, yazarları, gazetecileri siyasetçileri olarak mı, yoksa cemaatçilerin, sübvansiyonlu  vakıfların elemanı durumuna düşmüş birkaç liberal-muhafazakar, eski solcunun ortama yaydığı yaftalama terörü altında kalarak mı?

Metin Çınar’ın kitabını okurken bir kez daha görüyoruz ki 21’nci yüzyılda bulunduğumuz bu günlerde tekrar tartışılan millet, milliyetçilik, Türk, Türkiyelilik gibi kavramlar bundan yüzyıl önce çok daha demokratik bir ortamda çok daha içerikli şekilde enine boyuna ele alınmış. En azından kavramlar, terimler bu kadar kirletilmemiş, muhafazakar liberal hegemonyanın ayakları altında bu kadar ezilmemişti. 

Sonuç olarak; sosyolojik, bilimsel bir göz ve dürüst yaklaşımla ele alındığında karşımıza durağan olmayan, değişen ilerleyen bir siyaset tarihi çıkıyor. Başbakan Erdoğan’ın gazete kupürlerini grup toplantısında sallayarak yaptığı gibi siyasetçiler güncel ihtiyaçlarına uygun davranabilirler.  Türkiye’nin sağ siyasetinin yeni bir tarih yazma hevesi  her zaman olmuştur. Ancak yazarlar, aydınlar, akademisyenler bilimsel namusu kıskançlıkla korudukları sürece en azından  bilimsel çalışmalar gelecek kuşaklara objektif bir hafıza bırakabilir. Metin Çınar’ın  Anadoluculuk ve Tek Parti CHP'de Sağ Kanat” çalışması bu objektif çabaya verilmiş bir emektir.

 
KİTAPTAN –ANIMSAMALAR

 “Ayrıca Anadolucular, Cumhuriyet’in siyasi meşruiyet zeminini laikleştiren siyasetini en azından 1940’lı yılların ortalarına kadar savunmuşlardır. Hatta 1930’larda yarı internasyonel İslam Mevkuresinin ve Arap Piresterkarlığının milli benliğin oluşumunu engellediğini öne sürmüşlerdir. Dahası İslamın millileştirilmesi/ yerlileştirilmesi doğrultusunda bir “Anadolu Müslümanlığı “ oluşturmanın imkanlarını araştırmışlardır. “(Baykal’ın Anadolu Müslümanlığı çıkışını anımsattı)

 
“Yeni Türkiye’nin tutarsızlıklarını, yarımlıklarını, endişelerini komplekslerini yansıtır Esendal. Çoğu mühtedi keskinliğiyle  davranan zihinlerindeki ve hayatlarındaki ikiliklerin üzerini örten Kemalist elitin genel tutumundan farklı olarak tutarsızlıklarıyla rahatlığı, O’nun pragmatizmine sadece başka bir kuvvet değil başka bir tad da katar. Sanayi karşıtı, toprak uygarlığınadayalı görüş ve idealleri Esendal’a Gandi lakabı takılmasının sebebidir.

(CHP’deki ikinci Gandi lakabını , Gandi Kemal’i anımsattı.) 

 
Anadoluculuk ve Tek Parti CHP’de Sağ Kanat
Yazar: Metin Çınar
Yayınevi: İletişim
Tür: Araştırma-İnceleme




Bu Yazı Yurt Gazetesi'nin 09 Şubat 2013 tarihli Kültür-Kitap Eki'nde yayınlanmıştır.  

2 Şubat 2013 Cumartesi

VELİLİKLE DELİLİK ARASINDA BİR HİÇ: NEYZEN TEVFİK


Felsefemdir kitab-ı imânım,
Taparım kendi rûhumun sesine.
Secde eyler hâkikatim her ân,
Kalbimin âteş-i mukaddesine.


Akıl Hastanesi’nde bir Deli, Meyhane’de bir Veli, mezhepte Bektaşi, Dergahta Mevlevi, Abdülhamit’e karşı bir küfürbaz, Atatürk’ün sofrasında bir Diyojen.  Sokaklarda kimsesiz bir çocuk, han odasında bir derbeder. Crotona’da  Pisagor, Kahire’de Kaygusuz Abdal. Pir yolunda talip zor yolunda anarşist


Bu yazıda Neyzen Tevfik’i anlatmaya çalışacağız ama bilelim ki bunu başaramayacağız. Anlatılamayan adamı anlatamadığımız için kendimizi başarılı sayacağız.


Özdemir Asaf’ın deyimiyle

“Bütün metrelerin ve santimlerin,  bütün kiloların ve gramların,  bütün rakıların  ürktüğü adam”


Sadrazam Talat Paşa, bir gün Neyzen Tevfik'e devlet dairelerinin birinde katiplik önerir. Neyzen Tevfik: “Katip olacağım da ne olacak?” diye sorar. Teşekkür beklerken böyle bir soru ile karşılaşınca şaşıran Talat Paşa, memurluk katlarını alttan üste sıralar: “Önce şu, sonra bu...”
Neyzen'in hala hoşnut olmadığını sezince de, şöyle sürdürür: “Daha sonra vekil, nazır, kim bilir belki de sadrazam...” Neyzen'in yanıtı yine bir soru olur: “Ya sonra ?”
Talat Paşa, bir an duraksar, "sonrası" padişahlıktır çünkü. İster istemez: “Hiç !” der. Bu yanıt karşısında güler ve şöyle der Neyzen Tevfik: “Ben bugün de "hiç"im! Sonu "hiç" olduktan sonra, onca zahmete katlanmaya ne gerek var ?”



19’ncu yüzyılın sonu ile 20’nci yüzyılın ilk yarısına denk gelen 74 yıllık bir yaşamı bir kent dervişi olarak yaşayan bu derbeder kimdi? Nereden gelip nereye gidiyordu..? Hangi duraklarda durmuş, kimlerle yürümüştü.? 

Asıl adı Tevfik Kolaylı olan Neyzen Tevfik 1879’da Bodrum’da dünyaya geldi. 13 yaşında babasının görevi nedeniyle İzmir’in Urla ilçesine taşındı.19 yaşında İstanbul’a geldi. 23 yaşında Mısır’a gitti. 29 yaşında tekrar İzmir’e döndü. Ardından da yine yolu İstanbul’a düştü. Yaşamını yitirdiği 28 Ocak 1953 yılına kadar hayatı çoğunlukla İstanbul’da geçti.


Hiç, Hiççilik felsefesi, Melametilik, Kalenderilik  geleneği Neyzen Tevfik’in yaşamına, eserlerine  damgasını vuran en belirgin özelliktir. Üzerinde “Hiç” yazan kolyeyi sürekli boynunda taşırken Ney’i dudağından, Mey’i elinden düşürmedi.


Neyzen Tevfik şimşek gibi çakan hiciv eserleri, duman gibi içimize çöken Ney’i ile yaşamını Alevi, Bektaşi, Mevlevi tasavvufundan damıttığı birikimlerle adeta nakış nakış işlemişti. Kendini yeniden doğurup var etmişti. Melamet hırkasını giyip Hiç’e varmıştı. Bir Hiç olarak çok şey yapmıştı.


Hiç’leşmeye doğru yürürken uğradığı duraklarda Ney ve  Mey vardı.

Neyzen’in NEY’İ: Neyzen Tevfik daha çocukken Bodrum'daki bir kahvede gezici dervişlerle karşılaşmıştı. Onların üflediği Ney daha o yaşta Neyzen’in içine işlemişti. “Bektaşilikte evren seslerin toplamından oluşur. Ney sesi mistik ve tasavvufi çoğaltmaya yatkındır. Yaşama akan bir sestir, Ney’deki…”


“Bir ot idin, kamış oldun, ney oldun. feryadına karşılık hey hey oldun
Su, kök, filiz, asma, üzüm, mey oldun. Her katreni bana umman edersin.”


Neyzen’in MEY’İ: Neyzen Tevfik’in yaşamında Mey yani içki hem gerçek anlamıyla hem de tasavvuftaki mecazi anlamıyla vardır. Yani, aşk ve şevk halinde olma. Mey’in tasavvuftaki anlamlarından biri bilgidir. “Öyle bir bilgi ki insanı vecd durumuna getirir. Sıvı akıldır Mey. Meyhanede tanrı ile bir aşk ilişkisi yaşarsın. Beden dem olduğunda (MEY) ruhlar uyanır, ses olur..(NEY) “


 
Neyzen’in HIRKASI:Neyzen Tevfik felsefi olarak Melametilik geleneğine bağlıdır. Yani melanet hırkası giymiştir. "Melametilikte örgütlülük, toplu eylem ve söylem yoktur. Bireysel  başkaldırı esas alınır. Heirhangi bir toplum, devlet, örgütlülük , otoritenin önerdiği giysinin giyilmemesini, bunun yerine Melamet Hırkası’nın giyilmesini salık verir. “Kınayanların kınamasından korkmayacaksın. İçinden gelen şeyi herhangi bir sansüre tabi tutmadan söyleyeceksin. “


Ben melamet hırkasını kendim giydim eğnime
Ar ü namus şişesini   taşa çaldım kime ne


Neyzen’in BEKTAŞİLİĞİ:  Neyzen Tevfik kent Bektaşilğine bağlıdır. İzmir’de, İstanbul’da Bektaşi tekkelerinde kalmıştır. Bektaşiliğin beş önemli üniversitelerinden biri Kahire’de Mukaddime Tepesi’ndeki Kaygusuz Abdal Dergahı’dır. Neyzen de Mısır yıllarında Bektaşiliği iyice içselleştirmiştir. Bektaşilikteki metafizik tanrıya eleştiri ve ödünsüz tartışma geleneği  Neyzen Tevfik’i Hiçliğe yöneltirken aynı zamanda hiciv sanatındaki ustalığına da etki yapmıştır. Bektaşilikte bağlamanın önemi, söz ile sesin  birbirinin öğretmeni kabul edilmesi de Neyzen Tevfik’in “Ney” yüklediği anlamı pekiştirmiştir.


Meşrebim Mollayi Rumi, mezhebim Bektaşi’dir.
Ta ezelden yandı dilde bu çerağ-ı manevi


Neyzen’in DELİLİĞİ: 1940'lardan itibaren ölene kadar sık sık Bakırköy Akıl Hastanesi'nde  kaldı. Hastane’nin 21 no'lu koğuşu Neyzen’e ayrılmıştı. Bu koğuşu bir çalışma odası gibi kullanarak üretmeye devam etti. Tasavvufta delilik özel bir meziyettir. Gerçek, hakikat, marifet ancak delilik halinde yakalanabilen bir olgudur. Sen yeni bir bilgi edindiğinde bilgi içerek heyecanlanıyorsan kan hareketin hızlanır. Isıtıcı aracın olan kalbin çalışır, ısı yükselir, gönül suyu buharlaşır. Su iken kontrol edebilirsin ancak buhar durumunda kontrol edemezsin kendi üzerindeki denetimi yitirirsin. Bu delilik halidir.


Neyzen’in HİCVİ: “Hiç”liğe bağlı olan Neyzen her türlü sisteme,. Örgütlülüğe, devlete, otoriteye karşı durmuştur. Ancak, otoriter yobazlığa karşı olduğu için Atatürk’e ve laik Cumhuriyete destek vermiştir.  İçinden geldiği gibi etkili hiciv şiirleri yazmıştır. Bu nedenle hakkında tutuklama kararları çıkmış, hapishanede yatmış hatta bir ara gıyabında idama mahkum edilmiştir. Nef'i ile birlikte hiciv edebiyatının en önemli ismi olan Şair Eşref Neyzen’in hocası sayılır. Mısır’da Şair Eşref ile birlikte kalmıştır. “Hiciv, bozuk düzende doğruyu ihbar etme sanatıdır.


 

Kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler;
Kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus! dediler...
Künyeni almak için, partiye ettim telefon,
"Bizdeki kayda göre, şimdi o meb'us!" dediler...


Neyzen’in ESERLERİ: Neyzen Tevfik’in iki yayınlanmış kitabı vardır. Bunlardan biri Azab-ı Mukaddes, Diğeri ise Hiç’tir.İnsana benzemeyen tanrıyı inkar edeceksin. Ortaya çıkan boşluğu insanla dolduracaksın. Tanrıyı içine alacaksın. İçindeki tanrı artık senin vicdanındır. Senin canındır., senin gibi acı çeker. Acıların toplamıdır. Aşk yolunda yani tanrı yolunda yürürken çekeceğin acı seni terbiye eden temel öğretmendir. Hiç, görünmeyen yanımızdır. Batıni ve iç yanımızdır. Gönül ve vicdan yanımızdır. Hiç yanımızdır. Bir vicdandır. Kendini kendi gönlünden yenden doğurtman gerekiyor.bunun için de önce yok olman gerekir. “


Neyzen'in ÖLÜMÜ: Neyzen Tevfik 28 Ocak 1953'te İstanbul’da yaşamını yitirdi. Tasavvuftaki söylemiyle hakka yürüdü. Cenaze töreni O’na yakışır şekilde yapıldı. Profesöründen, işçiye, memurundan sokak çocuklarına, üst düzey bürokratından ev kadınına her kesimden İstanbullular cenaze namazında saf tutmuştu. Kartal Mezarlığı’ndaki kabrinin mezar taşında şöyle yazıyor:


Sen Surete bakmakla hüküm verme sakın, gel sireti gör
Hakkı temaşa ediyor, hep Neyzen’i sarhoş görüyorsan ne çıkar
Meyhanede bak kabeyi inşa ediyor


Tasavvuftaki Kabe, Arabistan’daki Kabe değildir. Gönül’dür Kabe…İnsan kıbledir, gönül Kabe’dir.”


Neyzen bize bir dünya bıraktı. Sokaklarında eyvallah etmeden dolaşabileceğimiz, meyhanelerinde tanrıyla kelam edeceğimiz, şanın şöhretin, sınıfların, üstünlüklerin, varlıklı olmayla yoksulluğun olmadığı estetik bir dünya… Neyin  sesiyle uyanmış, meyin sıvısıyla yıkanmış bir cennet…


Görünmeyen yanımızın ermişi ve bir  Kent Dervişi. Şair, besteci, tiyatrocu, oyuncu. Her şey ve Hiç: Neyzen Tevfik



NOT: Yazının “renkli "  kısımları Yazar Esat Korkmaz ile Neyzen üzerine yaptığım söyleşiden alınmıştır.


 



26 Ocak 2013 Cumartesi

GÖLGEDE YAZILAN BİR BİRAND YAZISI

“Sevdiğimiz insanın her yalanında bir doğru, Sevmediğimiz insanın her doğrusunda bir yalan ararız.” Dostoyevski

Mehmet Ali Birand’ın ardından yapılan yayınlarda, yazılan yazılarda iki nokta çokça vurgulandı:
Bir: çok iyi gazeteciydi. İki: çok iyi bir insandı.

Bu iki vurgulamada da aslında itiraz edecek bir şey yok. Sonuçta ülkenin en popüler gazetecilerinden biri yaşamını yitirmiş, çoğu öğrencisi ve dostu olan gazeteciler gayet doğaldır ki sevgi ve minnetle anacaklar O’nu.

Fakat medyamızın bu abartma, rüzgar estirme huyu öyle bir noktaya geliyor ki bir yandan bıkkınlık yaratıyor, öte yandan üzerine konuşulan kişiyi de adeta vasatlaştırıyor.

Ortaya objektif, daha mesafeli, analitik ve çok yönlü bakışla bir tek yazıçıkmıyor. Faşizm benzeri bir atmosfer her tarafı kaplıyor, arabeskvari sevgi sözcükleri gerçeğin bir kısmının üstünü örtüyor. Herkesi aynı tonda, aynı içerikte konuşmaya zorluyor. Öyle ki Birand’ın gazeteciliğine övgü dizen öğrencilerinin bir teki bile “Birand kanserden ölmedi, basit bir operasyonda kalbi durdu. Acaba ölümünde ihmal var mıydı?” diye soramadı. (ODA tv ve Yalçın Bayer konuyu sorguladı)

Bir meslek büyüğümüzden, Mehmet Ali Birand’ın gazeteciliğini anlatan şöyle dörtdörtlük bir yazı okuyabilseydik kötü mü olurdu?

Dünyanın bütün ciddi gazetelerinde, televizyonlarında, popüler kişilerin ardından daha ölçülü, daha objektif, daha analitik yazılar yazılmaktadır. Tabii ki incitmeden, nefret söylemine yer vermeden ve sevenlerini rencide etmeden.

O halde Birand ile ilgili yazılan, söylenen tüm olumlu sözlere “eyvallah” diyerek birkaç farklı noktayı vurgulamaya çalışalım.

Bir: Mehmet Ali Birand gazetecilik için bedeli ne olursa olsun sonuna kadar mücadele eden bir gazeteci değildi.

Evet, tehlikeli sulara girmişti,. Malum, Öcalan ile yapılan röportajlar filan… Ama bu röportajlardan dolayı Birand işsiz kalmadı, hapse atılmadı, işkence görmedi. Kürt sorunuyla ilgili yazıp çizdikleri için Işık Yurtçu, Fikret Başkaya, İsmail Beşikçi, Haluk Gerger gibi aydınlarımızın başına gelen Birand’ın başına gelmedi. Çünkü Birand risk gördüğü anda geri çekilmesini bilirdi. 28 Şubat döneminde yine bir PKK röportajısonrasında bir paşanın “PKK seni kullanıyor” demesi üzerine “Aman paşam, siz de beni kullanın... Siz de mesajlarınızı benim üzerimden verin, ben onları yayınlayayım... Beni kullanın paşam!..” demiştir. (Reha Muhtarşahittir)

İki: Dünyaya ve olaylara hep batının, AB’nin ve ABD’nin penceresinden baktı: Diyeceksiniz ki fikirleri ayrı , gazeteciliği ayrı. Evet ama Birand zaman zaman bu çizgiyi net şekilde ihlal etti. 1989 yılında Berlin Duvarı yıkılırken duvara çekiç sallayan Birand’a bir bakın. Orada Birand bir gazeteciden çok sevinçten yerinde duramayan bir misyoner gibiydi.

 Üç: Türkiye’deki çarpık medya sisteminin dışına çıkmamaya dikkat etti. Türkiye medyası 1990’lardan itibaren sistemli bir şekilde kartelleştirildi. Sendika, örgütlenme, gazetecilik hakları adeta medyanın dışına sürüldü. Bankalar batırıldı, şirketlerin içi boşaltıldı. Hükümetlerle al takke-ver külah ilişkiler kuruldu. Binlerce gazeteci işsiz kaldı. Açlığa mahkum edildi, mesleklerini yapamaz hale getirildi. Tüm bu süreçte Birand merkez medyanın en önemli noktalarındaydı. Bu olup bitenlere hiçbir itirazı olmadı. Sesini çıkarmadı. Mücadele eden gazetecilerin semtine bile uğramadı.


Dört: AKP’ye teslim oldu: AKP 10 yıllık süreçte despotik bir yönetimi adım adım kurup, tek adam diktatörlüğüne giderken en büyük desteği medyanın liberal kesiminden aldı. Birand da bu liberal çevrenin içindeydi. Bunca tecrübesi, bunca gazetecilik şöhreti bunca maddi manevi birikimine rağmen hükümetin, başbakanın emrine boyun eğdi. Randevu alıp gitmek istemesine rağmen sırf başbakan istemedi diye Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad ile röportaj yapmaya gidemedi. Korktu ve sustu. Mesleki olarak zirvedeydi, paraya ihtiyacı yoktu. Yaşı 70’i aşmıştı. Ne uğruna gazeteciliğini sakatlayacak bu hükümet emrine uymuştu..?

Beş: Para ile ilişkileri sorunluydu. Yıllarca Avrupa birliği ile ilgili haberler yaptı. Kimine göre AB’yi ve Ortak pazarı Türkiye’ye anlatan gazeteciydi. AB –Türkiye ilişkilerinde gelinen noktaya baktığımızda Birand gibi sıkı AB savunucuları yıllarca halka doğruları en azından tam olarak söylemediler. “AB”cilik pompalanırken AB’ye karşı tavır alan kesimler adeta aşağılandı. Ancak Birand açısından iş bunun da ötesine geçiyor. AB’nin parasal açıdan desteklediği Kriter adında bir dergi çıkarıyordu. Derginin başında oğlu Umur Birand vardı. Bu dergi resmen para karşılığı AB propagandası yapıyordu. Dünyanın önemli ülkelerinde iyi gazetecilerin bulaşmaktan çekineceği tarzda akçeli işlerdir bunlar. AB konusunda uzmanlaşmış bir gazeteci para karşılığı AB propagandası yapan bir dergi çıkarırsa bu durum o gazetecinin haberlerine gölge düşürmez mi?

Keza, yine parasal anlaşmazlıklar nedeniyle yıllarca en yakınında bulunmuş, “32’nci Gün”ü yönetmiş Rıdvan Akar’ı bir kalemde silmiş, kapının önüne koymuştur. Hem “Son Darbe 28 Şubat” belgeseli hem de Rıdvan Akar’ın tazminatlarının ödenmemesi nedeniyle Rıdvan Akar Birand hakkında tazminat ve ceza davası açtı. Davalar hala görülmekte.

Dikkatinizi çekmiştir, Birand’ın ardından tüm öğrencileri ekranlara akın ederken Rıdvan Akar hiç görünmedi. Biz Birand’ı hep sevenlerinden dinledik. Ya sevmeyenleri O’nu nasıl anlatacaklar?





 


Sonuç olarak: Evet Birand iyi gazeteciydi, dünya çapında gazetecilik formasyonuna ve becerisine sahipti. Ama hepimiz gibi O’nun da zaafları, eksiklikleri hataları vardı. Hataları ve zaaflarının bir kısmıO’nun parlak gazeteciliğini gölgelemiştir. Bu yazıda işte bu gölgeli bölgelerde yazıldı. Bu hatalarını vurgulamamız O’na olan sevgiyi ve saygıyıazaltmayacaktır. Üstelik, evet komplekssizdi ve bu satırları okuyabilseydi en azından kızmazdı.
 




”İnsan her şeyin ölçüsüdür, ne kadar insan varsa o kadar da gerçek vardır”- Protogoras-



 
Bu yazı YURT Gazetesi'nin 26 Ocak 2013 tarihli Kültür Eki'nde yayınlanmıştır.

9 Ocak 2013 Çarşamba

Haneke Bize Kötü Davranıyor


“Bir odadayız Milena. birbirine bakan iki kapının ardındayız ama ayrı ayrı. Biri açacak olsa diğeri hemen ürküp kapıyor kapıyı. Halbuki bu iki kişi ürkeklik olarak bu kadar benzemeseler, biri diğerine hiç aldırış etmese açsa kapıyı çıksa dışarı odayı düzenlese. Ama hayır o da en az diğeri kadar ürküyor ve saklanıyor kapısının ardına ve o güzelim oda bomboş kalıyor ortada.” -Franz Kafka, Milena'ya Mektuplar-

 

Aşk,( Amour) için Haneke’nin en şefkatli filmi deniyor. Ancak önce şefkat gösterip şöyle yanağı  hafiften okşayıp tokatı patlatınca etkisi daha sert oluyor.

Yani, Haneke yine bize kötü davranıyor

İsminden de anlaşılacağı üzere Aşk’ı anlatıyor Haneke. Aşk ile birlikte bir çok şeyi…Hayatı, ölümü, ahlakı v.s.

Bildiğimiz, alıştığımız aşk araçlarını kullanmadan aşkı anlatmak da ancak Haneke’nin üstesinden gelebileceği bir zorluk. Genç güzel kadın, yakışıklı erkek, romantik bir hikaye, göz yaşı, v.s yok. Cinsellik yok, bir kent, bir manzara, müzik  bile yok.

Sahipleriyle birlikte yaşlanmış bir Paris evinde emekli müzik öğretmeni karı koca, onların orta yaşın üzerindeki kızı, piyanist öğrenci, güvercin, piyano, pencere, yemek masası ve lavabo… Başrolü paylaşıyorlar.

Giderek yaşlanan, üretimden kopan, ulaştığı refahı ve güvenli hayatı sürdürmesi zorlaşan Avrupa orta sınıfının dramatik düşüşünü ağır çekim bir itinayla sunuyor bize Haneke…  

Filmin bir iki sahne dışında tamamen “ev”de geçmesi de Haneke’nin “mülkiyetin güvenliği”ne sığınan Avrupa burjuva kültürüne attığı bir şamar. Üstelik, içinde her türlü yabancılaşmayı barındıran ev alma, borsa, para v.s konuşmalarının yapıldığı mekan da bu ev.

Haneke, mekan,içerik ilişkisinden yola çıkarak  yabancılaşma, yozlaşma kültürünü gözümüze sokmadan ancak etkili biçimde anlatıyor. 

Felçli yaşlı kadının kızının, annesinin durumuyla ilgili “Bu çağda bu durumda elimizden bir şey gelmemesini anlamıyorum” cümlesi “Modernist Avrupa” nın insani yönüne bir inme gibi iniyor adeta.

İşte bu minval üzre giden filmde Haneke yaşam, ölüm aşk ile ilgili çarpıcı sorular sorup yanıtını vermeden çekip gidiyor. Bizi ağır bir yükün altına sokuyor.


“Benim filmlerim sorular soruyor ben eğer aynı zamanda cevaplar da verirsem bu filmim için zarar verici olur” (Haneke)

 
Yaşlılığı ve ölümü baz olarak kullanıp aşkı test ediyor. Bizi daha film devam ederken bile iç konuşmalara sevk ediyor: “Ölüm aslında hayatımızın tam ortasında. Yaşarken bile en büyük gerçek, ölüm. Aşkın,  bu  katı gerçeğin karşısında bir anlamı var mı..? Dayanma gücü var mı? Öyle ki aşkın en zarif ve ince noktasında bile gelip oturur içimize.. Ölümün kıyısında ise usulca okşanan eller, dudağın kenarından akan suyu bile büyük bir özenle silmeler derken aşk mı filizleniyor ne?

Acı da olsa ifade etmek, anlaşılmak zor da olsa işte yaşamaya duyulan özlem bitmiyor.

 

Anne: "Hayat çok güzel..."

Georges: "Ne?"

Anne: "Çok güzel..."

Georges: "Anlamadım."

Anne: "Hayat, upuzun..."

 

İnsanın yöneldiği tek hedef, hedefini elde etmek için harcadığı sürekli çabadır, başka bir deyişle yaşamın kendisidir. Oysa hedef iki kere iki dörtten, bir formülden başka bir şey olamaz; iki kere iki dört ise yaşam değildir, beyler ancak ölümün başlangıcıdır…” Dostoyevski / Yeraltından Notlar

 

Derken daha da ileri sorular sormaya başlıyor Haneke..

Gerçek nedir, hakikat nedir soruları alttan alta kımıldayıp duruyor içimizde.

Anne, hastayken birden sağdır, ölüyken birden canlıdır, bir yandan da araya rüyalar girer…Bir gerçeğe kendimizi tam kaptırmışken  Haneke yine “şefkat tokadı”nı atıyor.Kafamızı şişiriyor, allak bullak ediyor.

Filmin sonunu baştan vererek merak duygusunu giderip bir bakıma seyirciyi rahatlatıyor. Hikayenin sonunu bildiğimiz için bu sefer bu yavaş akan  hikayenin bilmediğimiz bir yerlerinden dikenler batıyor koltuklarımıza. Tedirginiz, huzursuzuz.

Hayat, ölüm, aşk, yaşlılık, bağlılık üzerine katı gerçekleri metafizik  sorgulamalarla yumuşatmaya koyuluyoruz bir süre sonra …Ama işte tam o noktada korktuğumuz başımıza geliyor. Bir ömür boyu baş koyduğumuz yastık bir suç aleti oluveriyor…

Suç ne, suçlu kim..?

Merhamet ile sertlik sarkacında sallanıp dururken nefessiz kalıyoruz. Ara ara güverciniyle, manzara resimleriyle, açılıp kapanan pencereyle, itinayla kesilip hazırlanan çiçeklerle imdada yetişiyor Haneke, ki yapacağı bir yeni kötülük için mecalimiz kalsın.

Sonunda kapanıp kapanıp sığındığımız evimiz mezarımız oluyor. Adi bir cinayetin olay yerine dönüşüyor, olay yeri inceleme ekipleri itinayla bantlanıp kapanan kapıları kırarak açıyor.

Araya giren karanlık atmosferden sonra duru, sakin bir müze aydınlığı gibi sahneye açılıyor ev…İçinde kurulup oturuyor ev sahibi olmak için çabalayıp duran felçli annenin modernist kızı…

Filmin burasında Haneke bir selam çakıyor Albert Camus’ya…Sisifos söylenindeki gibi bir duygu gelip oturuyor boğazımıza…Dağın tepesine çıkardığımız kaya, yuvarlandı  aşağıya. Şimdi tekrar çıkaracağız (bu kez kızı, aynı evde) tekrar yuvarlanacak…

 
Evet, insan kendinde başlayıp kendinde biter, ötesi yoktur. Bir şey olmak istiyorsa bu yaşam içinde olur. Şimdi bunu fazlasıyla biliyorum. Fatihler bazı bazı yenmekten aşmaktan söz ederler. Ama hep “kendi kendisini aşmak” tır demek istedikleri (...) Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yeter.(Camus- Sisyphos Söyleni)