Gezi direnişiyle başbakanın demokrasi süsleri pul pul dökülmüş , diktatörlüğü kabak gibi ortaya çıkmış.
2013 sonunda ise AKP, ortağı Cemaat ile kavgaya tutuşmuş, koalisyon bozulmuş, büyük bir lağım patlamış, pislik her yanı sarmış.
AKP-C koalisyonunun el birliğiyle Türkiye’yi köy köy, kasaba kasaba, kent kent, yağmaladığı , kendilerinin deyimiyle milletin “a…na koydukları” ortaya çıkmış.
Ilımlı İslam sosuna bulanarak son 11 yılda emekçi halka yedirilmeye çalışılan Türkiye kapitalizmi büyük bir gürültüyle çökerken AKP, Cemaat; TUSİAD suçu birbirilerine atma telaşına düşmüş.
Mış, muş, müş…
Mişli geçmiş zamanla anlattığıma bakmayın tüm bunlar an itibariyle de oluyor ve olmaya devam edecek.
Peki, oluyor da ne oluyor?
Daha doğrusu nasıl oluyor da hala en çok bağıran, en tepeden bakan, kendine en güvenli ve anketlerde oyu en önde çıkan yine Recep Tayyip oluyor.
Evet, Nasıl oluyor?
Nasıl olduğunun yanıtı muhalefet bloğunun yakın geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceğe bakışında yatıyor.
CHP’nin meclis odaklı olmayan siyasetten ödü kopuyor. Emine Ülker Tarhan’ın da ifadesiyle “olağanüstü dönemde olağan muhalefete mahkum” olmuş.
***
MHP?
MHP’nin ne yapmaya çalıştığını Devlet Bahçeli’nin bile bildiğini sanmıyorum bu nedenle affınıza sığınarak bu başlığı hızla geçiyorum.
***
Gelelim BDP-HDP’ye.
Kendine “Mahir’lerin mirasını taşıma misyonu” biçeceksin ama İdris Naim Şahin’in bile “oligarşi” dediği bu yağma rant, talan hükümetine karşı sus pus olacaksın.
Ne iş..? , diye sorduğunuzda söyledikleri tek şey var: Süreç.
Hatta Sırrı Sakık, akıllara ziyan bir açıklama yaparak “bu paralar hazineye gelirse F-16'lar alınır, yine F-16'lar gider Roboski'yi bombalar, sokaklarda gaz bombasıyla halkımıza döner, diyerek yolsuzluk umrumuzda değil” dedi. .
Sırrı Sakık’a göre sanki barışın yolu hırsızlıktan geçiyor. Ne kadar hırsızlık o kadar barış. İnsanın barışa hizmet olsun diye hırsızlık yapası geliyor. Sırrı Arkadaş..! Otuz yıldır özlemini çektiğimiz barışı hırsızlarla mı kuracağız.?
***
Peki ya, Ulusalcılar, İşçi Partisi ve çevresi.?
29 Ekim’de 19 Mayıs’ta yüz binleri alanlara çıkaran bu kesim, yolsuzluk operasyonlarının ilk günlerinde şöyle bir hareketlenir oldu. Ne zaman ki AKP yeniden yargılama sözlerini yarım ağız çıtlattı, ulusalcılar da başladılar Tayyip’in ağzından ne çıkacak diye beklemeye…
Ülke gramına kadar yağmalanmış ama onlar 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki sözlerinin peşine düşmüşler. Nereye varacaklarsa buradan.
***
ÖDP ve TKP, ne cemaat ne AKP diyebilen, net olarak düzen karşıtı siyaset yapabilen sosyalist partiler. Ama gerçekçi olarak bakarsak şimdilik büyük kitleleri harekete geçirecek güçleri yok.
Yani, siyasi olarak örgütlü, dinamik, kitlesel tüm kesimler farklı gerekçelerle çivi gibi çakılmışlar, kıpırdamıyorlar.
Çağımıza uygun, yaratıcı, sarsıcı, halka basitçe gerçekleri anlatan , ayrıştırmayan, itmeyen bir siyaseti ara ki bulasın. En aktiflerimiz bile hala toplumun en yoksul kesimini aşağılayan “makarna karşılığı oyunuzu satıyorsunuz” tavrından öteye gidemiyorlar.
Bir seferberlik havası yok. Halka inanarak, güvenerek,gençleri , kadınları ayrıca mobilize, motive ederek alanlara güvenle inecek bir siyasi hareketi arıyor bu toplum.
Bu düzeni tarihinin çöp sepetine atma fırsatını bulmuşken ve de Gezi’de fırsatın ötesine geçip bir de irade ortaya koymuşken.
Siyasal İslamıyla, kapitalizmiyle, uluslararası ilişkileriyle, çatır çatır çatlayan bu oligarşik düzeni seçim sandıklarında kendisini yeniden var etmesine teslim olursak.
Siyasi olarak ölmüş Recep Tayyip’i yeniden diriltirsek…
Ne diyelim, CHP’lisiyle, BDP’lisiyle, Ulusalcısıyla, Sosyalistiyle, Aferin Bize..!
Bu yazı 14 Şubat Cuma günü KARŞI Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
30 Mayıs Perşembe günü…Bir gün öncesinde Başbakan, “siz ne yaparsanız yapın, biz kararımızı verdik yapacağız” diye çıkışınca açıkçası Gezi Parkı’na polis müdahalesinin gecikmeyeceğini düşünmüştüm. Nitekim güne polisin Gezi Parkı’ndaki direnişçilere gaz bombalarıyla müdahale edip çadırlarını yaktığı haberiyle başladım. Gecikmeden Gezi Parkı’na gidince gördüğüm manzara şöyleydi: Polis tarafından yakılmış çadırlardan geriye kalan küller, sabaha karşı uykunun en koyu yerinde baskına uğramış geçlerin yorgunluğu, kısa sürede parkı dolduran insan akını.
Parkta biraz turlayınca karşılaştığım iki görüntü ise bir gün sonra Türkiye tarihinin en büyük halk hareketine öncülük eden bu gençlerin kimliği, kişiliği konusunda çok şey anlatıyordu.
Sabaha karşı baskına uğramış yirmili yaşlarında bir genç, çadırını tekrar kurmuş içine sırtüstü uzanmış kitap okuyordu. Politikacılar açıklama yapıyor, gazeteciler soru soruyor telaş artıyordu ama bu genç kitaba dalıp gitmişti. Woody Allen’ın aynı zamanda tiyatro oyunu olan “Tekrar Çal Sam” adlı kitabıydı bu.
Kitabı okumamıştım ama oyunu seyretmiştim. Bu oyunu 2008 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Şehir Tiyatroları sahneye koymuştu. Şimdi elinde Woody Allen'ın kitabıyla genç eylemcinin parktaki ağaçları kesmemesi için kendisini siper ettiği Kadir Topbaş yönetimindeki İBB…
Parkta Woody Allen okuyan bu gence sonraki günlerde (cumartesi günü) Taksim alanına girmek için polisle mücadele ederken tekrar rastladım. Gaz bombasına maruz kaldığı için kızaran gözlerinde kararlılık vardı. Sırt çantasında ise muhtemelen henüz bitirmeye fırsat bulamadığı kitabı.
Başbakan kitap okumaya vakti olmadığını, danışmanlarının hap haline getirdiği kitapları (özetleyerek) bir seferde yuttuğunu söylemişti bir söyleşisinde. Şimdi danışmanlarına tavsiyemiz mümkünse Woody Allen'ın kitaplarını, filmlerini de hap haline getirip başbakana yuttursunlar belki o zaman bu gençlerin neden ayaklandığını anlar.
İşte 2013 yılının Türkiye’sinde, kentlerin neredeyse tüm yeşil alanlarını yağmalayan politikalara imza atan başbakan elinde kitapla ağaçları savunmaya çalışan bu gence çapulcu diyordu. Bir daha kayda geçsin diye tekrar edelim: “Daha birkaç saat önce sabah uykusunda biber gazı baskınına uğramış bu genç, parkın bir kenarında sakin sakin Woody Allen okuyor ve başbakan da bu gencin karşısına evlerinde zor tutuğu yüzde elliyi çıkarma hesapları yapıyor.
Zeka ile felsefenin, mizah ile cinselliğin, farklı olanın yaratıcılığı ile klasik olanın iç içe geçtiği bir kişiliği biraz da bu kitaplardan alıyordu gençler. Woody Allen'ın muhtemelen Bananas adlı filmini de seyreden bu gençler San Marcos diktatörlüğünde, filmin baş karakterinin şu sözlerini hatırlayıp harekete geçmiş de olabilirler:
"bundan böyle İsveççe konuşulacak, altınıza don giyeceksiniz, görebilmemiz için pantolonun üzerine giyeceksiniz , 16 yaşından küçükler artık 16 yaşında sayılacaklar ! "
Gençlerin, “ne kadar da tanıdık” diyecekleri benzerlik bu kadar da değil. Yukarıdaki sözlere karşılık bir gerillanın faşizmin akıllı işi olmadığını söylemesi ve "başa geçince kendini kaybetti." demesi de cabası.
Woody Allen bu etkileyici filminde emperyalist ABD’nin hegomonyası altına girmiş üçüncü dünya ülkelerindeki diktatörlüklere de gönderme yapar. Belki de gençler yakın zamanda bir üçüncü dünya diktatörünün Obama ile yaptığı görüşmeyi anımsamışlardır, kim bilir.
***
Evet , direniş çadırında Woody Allen'ın Tekrar Çal Sam kitabını okuyan genç eylemcinin yarattığı çağrışımlar altında dolaşmaya devam ederken bu sefer parkta henüz iş makinaları tarafından sökülmemiş bir ağacın gölgesinde kitap okuyan genç bir kadın eylemciye rastladım.

Bu sefer elindeki kitap benim için daha da tanıdıktı. Erdal Öz’ün adını Turgut Uyar’ın etkileyici dizesinden alan “Gülünün Solduğu Akşam” adlı kitabı. Turgut Uyarın "herkes ne zaman ölür elbet gülünün solduğu akşam " diyerek içimizde duygu fırtınaları estiren dizesi Erdal Öz’ün Deniz’lerin idamını anlattığı belgesel romanıyla birleşince ortaya bir destan çıkıyordu. Hüzünlendiren, coşturan öfkelendiren ama mutlaka “ben de bu yolda gitmeliyim” dedirten bir kitaptır Erdal Öz’ün romanı.
Öz, Gülünün Solduğu Akşam’ı şu cümlelerle sunuyor okuyucuya: Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Sinan Cemgil" ve daha niceleri. Mamak Askeri Cezaevinde bu çocukların çoğuyla konuşmuştum. Deniz'le anlaştığımız gibi, tuttuğum notlardan yola çıkarak bir roman yazacaktım. Sorduğum sorularla onları sürekli küçük ayrıntılara yöneltmeye çalışmıştım. Roman, bu ayrıntılardan doğup gelişecekti. Ne yazık ki iş yarım kaldı. Hele belgesel bir roman için elimdeki notların yetersizliğini görünce böyle bir çalışmaya girmekten vazgeçmek zorunda kaldım. Yıllar sonra, bir başka biçimlemeyle, sonunda oluşturabildim bu kitabı. 'Gülünün Solduğu Akşam', serüven dolu sürükleyici bir roman gibi de okunabilir. Ama acı ve hüzün yüklü bir kitap olduğu da bilinmelidir. Anı, belge, anlatı karışımı bu kitabı dilerseniz bir roman gibi okuyun; yeter ki sizde bırakacağı hüzün kalıcı olsun.
***
Bu halk hareketinin niteliği üzerine bir gazeteci abimizle sohbet ederken şöyle bir belirleme yapmıştı: Bu hareketin öncüsü gençler. 68 gençliğinin günümüzdeki versiyonları. Bu hareketle Türkiye’de 12 Eylül’ün başlattığı süreç bitmiştir.”
Denizler’in yarım kalan serüvenini anlatan Erdal Öz ve Denizlerin daha nice arkadaşlarının özgür birer birey olarak yetiştirdiği gençler, “Kıyak” kafalarına göre takılıp bir yandan babalarının destansı mücadelesini anlatan bir yandan da mizahı, felsefeyi, zekayı, muzırlığı anlatan kitapları okuyorlar,haberiniz olsun Başgan'ım.. En azından benim tanık olduğum bu iki genç çapulcu, senin biber gazı mangalarına karşı günlerce direnişe geçmeden hemen önce bu kitapları okuyorlardı.. Ayaklanmalarına, birkaç ağaç için canlarını ortaya koymalarına bir türlü anlam veremediğin, Gaz bombalarından korunmak için limon , sirke, süt tutan o genç ellerde az önce işte bu kitaplar vardı...
“Altınıza don giyeceksiniz, görebilmemiz için pantolonun üzerine giyeceksiniz” diyen diktatöre boyun eğmiyorlar. Kentin en ortak kamusal alanını özel şirketlere AVM adı altında peşkeş çekmek isteyen, ihale peşinde koşan, TOKİ’nin çakma rezidanslarında oturup çakma Osmanlı kışlasına tarihi eser muamelesi yapan bir nesil yetiştirmek isteyen zihniyete papuç bırakmıyorlar. Gençler, okumak, konuşmak, gezmek, eğlenmek, anlamak, anlatmak yani yaşamak istiyorlar. Işık Evlerinde Maklubeye kaşık sallayıp danışmanlarınızın hazırladığı hapı yutmak istemiyorlar. Pantolonun üzerinde don giymek istemiyorlar, anlayın artık…
Bu yazı Yurt Gazetesi'nin 8 Haziran 2013 tarihli Kültür Eki'nde yayınlanmıştır.
Kentsel Dönüşüm, 2 B Arazileri ve İnşaat furyası derken Türkiye’nin bir çok kentinde neredeyse boş arsa. bulmak olanaksız hale geldi.
Kentlerde durum buyken köylerde ise HES’ler, Altın ve Mermer şirketleri devreye giriyor. Kaz Dağları’ndan, Munzur’a, Karadeniz’den Toroslor’a Türkiye’nin her biri doğa harikası olan milli parkları adeta delik deşik edilmiş durumda.
Ulusal ve uluslararası şirketler, müteahhitler, siyasetçiler, yeni dönem zenginleri kentlere, köylere yaylalara tamamen rant penceresinden baktıkları için topraklarını, doğayı, hayvanları savunmak ise yine Anadolu insanına düşüyor.
Kendisi de bir doğa tutkunu olan gazeteci Yusuf Yavuz’un SoL Portal’daki harika haberini okurken “Toroslar’da bir Doğa Kahramanı” ile karşılaştım.
Her biri birbirinden ilginç ayrıntılarla dolu haberin giriş paragrafı bile durumu anlatmaya yeterliydi:
“Yıllarca çobanlık yaptığı Toroslar’ın en güzel yaylalarının, dağlarının gözlerinin önünde yok edildiğini görünce eline kalem alıp Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’a, bakanlardan yetkili tüm kurumlara dilekçeler, mektuplar yazan Ispartalı Mahmut Aksu, üç yıldır varını yoğunu harcadığı mücadelesinden sonuç alamayınca sonunda “Vicdan-Sızlar” adını verdiği bir kitap yazdı ve 550 milletvekiline postaladı. İşte yıllardır doğası vahşice yağmalanan Türkiye’nin geldiği noktanın özeti niteliğindeki çarpıcı bir yıkım ve ‘Don Kişot’vari direnişin öyküsü…”
Konuyla ilgili geniş ayrıntıları Yusuf Yavuz’un haberinde bulabilirsiniz…
Verdiği mücadelenin uzaklarda da yankı bulduğunu göstermek ve olabilirse bu soylu mücadeleye bir nebze moral destek sunabilmek için Mahmut Asu’yu aradım.
Isparta’da yaşayan Mahmut Aksu ile konuştuğum dakikalarda Kadir İnanır, Tarık Çelenk, Lale Mansur, Nihal Bengisu Karaca, Şükrü Karatepe, Muhsin Kızılkaya, Öztürk Türkdoğan ve Hüseyin Yayman’dan oluşan Akil İnsanlar’ın Akdeniz grubu da İsparta Barida Otel’de güya halk ile buluşuyorlardı. Akil İnsanlarla buluşup derdini anlatmak ve kitabını hediye etmek isteyen Mahmut Aksu ise içeri alınmadı. Israr edersen seni gözaltına alırız diye polis tarafından tehdit edildi.
Mahmut Aksu’nun yanlarına yaklaşamadığı Akil İnsanlardan Rifat Hisarcıklıoğlu, "Ülkesini, milletini, bayrağını seven insanlar olarak biz de üzerimize düşeni yapmak zorundayız " diyordu. Demek ki, yıllardır gözü dünmüş doğa düşmanı şirketlere karşı tek başına mücadele eden Mahmut Aksu, Hisarcıklığolu kadar vatanını sevmiyordu ki konuşturulmuyordu. Aksu, konuşturulmuyordu ama Hisarcıklıoğlu durmak bilmiyordu: "Aslında biz dinlemeye geliyoruz. Bir şey anlatmıyoruz" diyerek…Kimleri dinliyorlarsa artık.
Mahmut Aksu kitabı bin adet bastırmış. 150 kitabı mermer ocaklarının işletildiği köyde dağıtmış. Diğer kitapları da kargo masrafını karşılayarak Milletvekillerine ve bürokratlara göndermiş.
Egemen Bağış adına tebrik kartı gelmiş.
Savunma bakanının danışmanı arayıp övgü dolu sözler söylemiş.
Aksu’nun aradığı Eski Isparta Valisi ve CHP İsparta milletvekili Ali Haydar Öner ise “şimdi yurt dışındayım, telefon sana yazar, dönünce konuşalım” demiş ama bir daha aramamış.
Aksu’nun tek isteği var. Ankara’dan , onurlu, namuslu, dürüst üç kişilik bilirkişi heyeti gelsin. Bu yaylalarda inceleme yapsınlar. Evet bu Mermer ocakları kanuna uygundur derlerse ben de kabul edip mücadelemden vazgeçeceğim diyor. Doğayı , hayvanları koruma kanunlarını ezberlemiş Aksu. Zeytin kanunundan örnek veriyor. Mermer ocaklarının zeytinlik alana 100 metreden daha yakın olmasının kanuna aykırı olduğunu adeta haykırıyor.
Ağlamaklı bir ses tonuyla ama heyecanla Toroslarda yeni bir kekik türünün keşfedildiğini bu mermer ocaklarının tozları arasında eşi benzeri bulunmayan bu kekiklerin yok olup gideceğini anlatıyor.
Bölge için ÇED (çevre etki değerlendirme) raporu verenlerin Torosların bu cennet köşesini görmeden raporu imzaladıklarını ileri sürüyor ve şöyle devam ediyor: Adeta zorla milli parklardan sorumlu yetkilileri bu yaylalara götürdüm. İncelediler. Yazdıkları raporlarda mermer ocaklarının kesinlikle kanuna aykırı olduğunu yazdılar. Ama kimse dikkate almadı.
Mahmut Aksu tek başına bu ısrarlı mücadelesini verirken doğa düşmanları da boş durmamış. Her zaman ki kirli yöntemleri devreye sokmuşlar. Defalarca tehdit etmişler Aksu’ya,rüşvet teklifinde bulunmuşlar. Ancak bu kahraman doğa severin tertemiz kişiliğine pisliği bulaştıramamışlar. Bir seferinde kim olduğunu bilmediğim kişiler bana siyah poşet içinde 250 bin lira para getirdiler. Reddettim diyor.
Evet, 250 bin lirayı reddediyor, muhasebecilik maaşından biriktirdiği paralarla 8 bin 500 lirayı cebinden ödeyerek bastırdığı kitabı milletvekillerine gönderiyor. Doğa katliamını belgeleyen 9 ayrı dosyayı ilgili yerlere ulaştırıyor. 3 bin mektup yazıyor.
Zaman zaman karamsarlığa kapılıyor. Ama doğa sevgisi içinde
o kadar yer etmiş ki tekrar koyuluyor mücadeleye. Bazen de çaresizlikten “Ankara’ya gidip silahı kafama dayasam mı” diye geçiriyor içinden…
Milletin hizmetçisi olduğunu söyleyen başbakan, ilk kez halktan biri seçildi diye bayram edilen cumhurbaşkanı, milletvekilleri, bilim kurulları, ulusal ve yerel bürokratlar...Her kesimi, herkesi uyarıyor Mahmut Aksu. Bilgi veriyor, belge sunuyor.
Avrupa Birliği Bakanı, Milli Savunma Bakanı, kendini ulusalcı olarak tanıtan CHP İsparta milletvekili...Tebrik ediyorlar, tamam diyorlar, ararız diyorlar ama sonuç değişmiyor.
Mermer ocakları Toroslarla birlikte Mahmut Aksu'nun da bağrını delmeye devam ediyor.
Mahmut Aksu ile sohbeti noktalayıp bu satırları yazarken Isparta Valiliğini ziyaret eden Akil İnsanlardan yazar Muhsin Kızılkaya şöyle konuşuyordu:
Anadolu'nun bilgeliğine ihtiyaç duyduğumuzu, bu bilgelikten büyük bir kardeşlik projesi çıkacağını söyledik. Kardeşlik projesine, devletin ilk defa kendi yurttaşları ile barışması olarak bakılması gerektiğini anlattık. Hiç kimse kendini incinmiş hissetmesin."
Hüseyin Yayman ise yanlarına yaklaştırılmayan Mahmut Aksu’ya nazire yaparcasına Isparta'nın gülü ile Hakkari'nin ters lalesinin kardeşliğini vurgulamak, kaderinin birlikte olduğunu, Van Gölü, Eğirdir Gölü'nün birbirinden ayrılmayacağını söylemek için buradayız" diyordu.
Mahmut Aksu ise eğer buluşabilseydi kendileri de yazar olan Akil İnsanlardan Nihal Bengisu Karaca, Muhsin Kızılkaya, ve Hüseyin Yayman’a derdini kendi kitabının ismiyle anlatacaktı: “Vicdan-Sızlar”
Yusuf Yavuz'un haberini okumak için tıklayın
http://haber.sol.org.tr/kent-gundemleri/turkiyenin-vicdani-bu-isyana-nasil-dayanacak-haberi-73256
Afganistan’ın Celalabad kentinde bir hastane. “Bir yatakta baştan aşağı sargılanmış on yaşındaki Nur Muhammed yatıyor. Pazar günü akşam yemeği yerken evine isabet eden bombadan gözlerini ve ellerini kaybetmiş. Geçen hafta sonu hastane morguna 17 ceset getirilmiş ve buradaki görevliler muhtelif köylerde en az 89 sivilin öldüğünü tahmin ediyorlar”
Howard Zınn’in “Hareket Halindeki Bir Trende Tarafsız Olamazsınız” adlı kitabını okurken altını ilk çizdiğim, yukarıdaki dramatik sahneyi anlatan cümleler oldu.
Everest Yayınları’ndan geçen ay yayınlanan kitap, Işılar Kür’ün son derece titiz çevirisiyle sunuluyor okuyucuya. Daha ilk sayfadan itibaren aklınıza üst üste hücum eden sorular, sayfalar ilerledikçe öfkeye dönüşüyor yer yer. Zınn, bildiğimiz, karşı çıktığımız ve isyan ettiğimiz gerçekleri akıcı bir dil ve son derece basit sorularla bir kez daha aklımıza vicdanımıza çakıyor.11 Eylül saldırılarından sonra Afganistan’ı işgal eden ABD’nin yarattığı yukarıdaki dramı Boston Globe muhabirinin haberinden okuyan Zınn, ahlaki ve siyasi isyanını hemen harekete geçirerek şöyle diyor: “Elleri ve gözleri olmayan bir çocuk. New York’ta 11 Eylül’de yaşanan hadiseyle hiçbir olası bağlantısı yoktu. İnsan haklarına değer verdiğini iddia ederek, Afganistan’a açılan savaşı haklı çıkarmaya çalışan bir insanın hastanedeki bu manzarayı binle çarpıp elini vicdanına koyması gerekir.”
***
Fransa’nın eski başbakanlarından Benjamin Clemenceau’nun “En çok yalan, seçimlerden önce, savaş esnasında ve avdan sonra söylenir” diye bir cümlesi var. Zınn’in kitabını bu cümlenin barındırdığı anlamın etkisinde okurken Kristof Kolomb’un kıtaya ayak basma hikayesinden başlayarak neredeyse tamamen yalanlar üzerine kurulu kanlı bir ABD tarihinden kesitlerle karşılaşıyoruz.
Türkçe'ye çevrilen "Halkların Tarihi" "Öteki Amerika" kitapları ve "Marx Döndü" adlı oyunuyla tanıdığımız Zınn otobiyografik kitabında can alıcı, basit net sorularla işte bu yalanlara karşı mücadelesini anlatıyor.
ABD polis ve istihbarat sistemiyle siyasi kurumlarının yanı sıra eğitim, hukuk, basın, sinema, giderek kent, kasaba hatta aile içine kadar sinmiş “mikro faşizm”in, ırkçılığın boyutlarını gözler önüne seriyor. Bunu yaparken büyük olaylardan, araştırmalardan, teorik açıklamalardan yola çıkmıyor. Yaşadıklarını ilişkilerini, dostluklarını, öğretmenliğini mütevazı bir dille hikaye ederek yapıyor. İkinci dünya savaşında sivilleri bombalayan bir pilot, Vietnam’da esirleri teslim almak için kendisini tehlikeye atan bir savaş karşıtı, Japonya’da atom bombası sonucu sakat kalanlarla bir araya gelen aktivist, siyahlara karşı ırk ayrımcılığıyla mücadele eden bir öğretmen, bir sivil itaatsiz olarak edindiği eşsiz tücrübe, bilgi, birikim en önemlisi sarsılmaz vicdan terazisiyle yapıyor. Bizi bir kez daha “Amerika” denen canavarın yarattığı algılardan, alışkanlıklardan uyanmaya davet edip düşünmeye, sorgulamaya, isyan etmeye, öfke duymaya çağırıyor.
***
Yapılan bir araştırma ABD’nin şimdiye kadar 50 ülkeye müdahale ettiği, darbeler yaptırdığı, savaş açtığını ortaya koyuyor. Buna bir de siyahlara karşı uygulanan ırkçılığı eklerseniz katliamcı, soykırımcı bir savaş makinasının devlet kisvesine bürünmüş haliyle karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlarsınız. “Kimyasal silah var” yalanıyla Irak’a karşı başlatılan savaş ile bu ülke neredeyse tümüyle yerle bir edildi. Bir buçuk milyon sivil insan öldürüldü. Milyonlarca kişi sakat kaldı, evinden yurdundan ayrı düştü. Sonunda yalanın yalan olduğunu yalan söyleyenler de kabul etti. Peki sonra ne oldu…? ABD halkı bir kez daha Bush’u başkan seçti. İletişimin bu kadar geliştiği, dünyanın en saygın üniversitelerinin, okullarının, düşünce kuruluşlarının, güya özgür basınının, düşünce özgürlüğünün olduğu bir ülkede nasıl oluyor da bir toplum yalanlarla milyonlarca insanın öldürülmesini kabullenebiliyor.
İşte Zınn’in kitabının önemi tam da burada başlıyor: Dünyayı kana bulayan bir devletin kendi vatandaşlarına karşı adil olamayacağı gerçeğini en yalın biçimde anlatıyor. Bu kitabı değerli kılan, acımasız bir savaş devleti olan ABD’nin kanlı kirli tarihinin sıradan vatandaşlarına, sokaklarına, günlük yaşamına nasıl yansıdığını çarpıcı şekilde ortaya koymasında… Oy vermek için kayıt yaptırmaya giden siyah bir Amerikalıyı durduran Greenwood şerifinin aşağılayıcı tavrı Zınn’in kitabında yer alan ve Amerikan devleti ve toplumuna sinmiş ırkçılığı anlatan sayısız örneklerden biri...

ŞERİF: Zenci, sen nerelisin?
BLOCK: Mississippi yerlisiyim.
ŞERİF: Ben buradaki tüm zencileri tanırım.
BLOCK: Hiç renkli insan tanıyor musun..? (şerif yüzüne tükürür)
ŞERİF: Buradan çekip gitmen iç in sana yarına kadar zaman veriyorum.
BLOCK: Beni görmek istemiyorsan, eşyalarını toplayıp gitsen iyi olur. Çünkü ben burada olacağım.
ABD; İkinci Dünya savaşında Hitler’e ve faşizme karşı savaşıldığı propagandası yaparken ülke içinde Afrika kökenli siyahlara yönelik azgın bir ırkçılığı sürdürür. Öyle ki Hitler’e karşı savaşan hava kuvvetlerindeki siyahi askerler bile ikinci sınıf vatandaş muamelesi görür. Bu gerçeğin karşısında susmanın, tarafsız, tavırsız olmanın geçersizliğini kitabının ismi olarak seçiyor Zınn: “Zaten olaylar belli ölümcül istikametlere doğru hareket ediyor ve tarafsız olmak bunu kabul etmek anlamına geliyor.” Hareket Halindeki Bir Trende Tarafsız Olamazsınız”
Zınn, kitabında yoğunlukla ırk ayrımcılığına karşı verilen mücadele ve Vietnam savaşında savaş karşıtlığı üzerinden Amerikan sistemini sorgularken sınıf ayrımcılığına da çarpıcı örneklerle ışık tutuyor. Daha doğrusu ırk ayrımcılığı, faşizm, adaletsizlik ekonomik sömürü, yoksulluğun birbiriyle bağlantısını otobiyografisinden kesitlerle anlatıyor.
Kitabın sayfaları arasında ilerlerken ister istemez ABD ile Küçük Amerika (Türkiye) karşılaştırması yapıyoruz. Ve 1950’lerde Menderes ile başlayan, Demirel, Özal, Çiller, Erdoğan ile devam eden Küçük Amerika hedefinde oldukça yol kat ettiğimiz anlaşılmakta.
Devlet kurumlarını esas olarak hakim sınıfların çıkarlarına göre organize etmek, başta iletişim ve eğitim olmak üzere gelişen olanakları toplumu bilinçlendirmek yerine uyutmak için kullanmak, sağcılığı, kapitalizmi değişmez bir kural olarak benimserken karşı çıkanları statükocu olarak yaftalamak, solcuları, farklı milliyetlerden olanları düşman olarak hedefleyip toplumun düşmanlık ve korku duygularını canlı tutmak, dini en masrafsız itaat aracı olarak öne çıkarmak. Örgütlenmeden, sendikadan, işçi haklarından nefret etmek, her türlü itirazı , karşı çıkmayı terörizm olarak itibarsızlaştırmak. Küçük Amerika olarak Sam Amca’ya benzerliğimizi daha da uzatabiliriz. Yine, sağcı, dinci , liberal hükümetlerimizin Kore’den başlayarak Irak, Afganistan, Libya ve son olarak Suriye söz konusu olunca ABD ile aynı ahlaksız saldırılara ortak olma iştahı.
Zınn’ın öfkemizi kabartan cümleleri arasında söylenmeden edemiyoruz. İsrail ile anlaşıp Suriye’ye karşı savaşa hazırlanan İslamcı hükümetimiz CIA denetimindeki ABD düşünce kuruluşlarının raporlarından başını kaldırıp Howard Zınn, Noam Chomsky gibi ABD’li aydınların kitaplarına da bir göz atar mı? Pazar günü evinde akşam yemeği yiyen çocuğun kendi çocukları olduğunu, evinin huzur veren sıcaklığında sofraya kurulmuş o çocuğun masumiyetine sıkılan Amerikan kurşunlarından geriye kalan gözleri kör, elleri ayakları sakat 10 yaşındaki Nur Muhammed’in bundan sonraki hayatını en az bizim çocuklarımız kadar iyi yaşamaya hakkı olduğunu içleri cız ederek duyumsarlar mı? Hem Washington’u kıble yapıp hem de Ezan-ı Muhammedi okunurken Nur Muhammed ile aynı anda abdestlerini alıp yatsı namazlarını kılıp şükür Allah’a deyip uyurken vicdanlarını yastık yaparlar mı?
Ya da “Hareket Halindeki Bir Tende Tarafsız Olmak” gibi beyhude bir çabayla hem ABD politikalarının dolaylı savunuculuğunu hem de solculuk yapmaya kalkan güya sosyalist aydınlar… Washington’dan atılan Demokrasi çığlıklarının sadece katliamların üstünü örtmeye yaradığını, Saıgon’da, Bağdat’ta, Celalabat’ta, Sirte’de İdlip’te Amerikan silah teknolojisinin kül ettiği milyonlarca ölünün bu sahte demokrasi çığlıklarını duymadığını fark ederler mi?
***
Bazen kabaran bir öfkeyle, bazen gözümüzün önündeki basit bir gerçeği neden fark etmediğimizi düşünürken rahatsız eden bir sıçramayla, bazen. bu dünyada dürüst, namuslu, cesur insanların yaşadığını, mücadele ettiğini hissetmenin verdiği mutlulukla okurken kitabı, umutla umutsuzluk arasında gidip geliyoruz. İşte o anda Zınn sık sık araya girerek umutsuzluğa yer yok diyor.
“Bob Dylan’ı ve Joan Baez’i ve Country Joe’yu ve Beatles’ı dinlemek, sanatçıları yazarları kendi saflarınızda bulmak, Eartha Kıtt’in savaşa karşı sesini yükselterek Beyaz Saray’da bir bahçe partisini bozduğunu okumak, Muhammed Ali’nin şampiyonluk unvanını kaybetmek pahasına bile olsa yetkili makamlara meydan okuduğunu görmek, Martin Luther King’in savaşa karşı sesini yükselttiğini dinlemek, küçük çocukların ana babalarıyla beraber Vietnamlı Çocukları Kurtarın pankartlarıyla yürüdüklerini görmek insan türünün en iyilerinin siz in davanız için uğraştığı duygusunu yaşamaktı”.
***
Howard Zınn’ın “Hareket Halindeki Trende Tarafsız Olamazsınız” kitabını okurken Türkiye’nin Chomsky’si olarak kabul edilen değerli aydınımız Fikret Başkaya’nın “Emperyalist Savaşları Anlama Klavuzu” adlı makalesini tesadüfen okudum. Fikret Hoca, adeta Zınn’ın yaşamında yer alan ve kitapta aktardığı olayların, ekonomi politiğini anlatıyordu. İster Kolonyalizm, ister emperyalizm, ister Vietnam saldırısı isterse Suriye’ye karşı savaş. Geçmişten günümüze emperyalist savaşların temelde aynı mantığa dayandığını bir kez daha kayda geçiriyordu:
“O halde sadede gelebiliriz: Kapitalizm var oldukça, emperyalizm kaçınılmaz, emperyalizm var oldukça da emperyalist savaşlar-çatışmalar kaçınılmaz. Her kim ki, gerçekten bu dünyada haysiyetiyle yaşamak, hayırlı bir şeyler yapmak istiyorsa, ikircikli olmayan bir tarzda kapitalizme karşı mücadele yürütmesi gerekir. Zira, öyle sanıldığı gibi emperyalizm “dışsal” bir olgu değil. Emperyalizm yerli uzantıları sayesinde var olabiliyor, varlığını sürdürülebiliyor... Velhasıl emperyalizm içimizde... Dolayısıyla anti-emperyalist olmakla anti-kapitalist olmak bir ve aynı şey... Tabii bu duruma müdahale edebilmek için de olup-bitenleri anlamak, bilince çıkarmak gerekiyor. Mâlum, anlamak aşmaktır denmiştir...”
Fikret Başkaya’nın bu makalesini okuduktan sonra beynimde Zınn’in kitabına başka bir pencere daha açtım. Evet, Zınn gördüğü bütün haksızlıklara, hukuksuzluklara, faşizme, ırkçılığa, ekonomik sömürüye karşı çıkıyordu. Marksizmi, sosyalizmi biliyordu, benimsiyordu ama liberalizmin solculuk sayıldığı ABD topraklarında sistemi direkt hedefleyen ideolojik bir örgütlenme yerine en fazla sivil itaatsizlik önerebiliyordu. Zınn’den siyasi bir liderlik beklediğimiz sanılmasın. Zınn, bir aydın olarak elbette ki ABD’nin 20’nci yüzyıldaki en önemli muhalif isimlerinden. Bizim dikkat çekmek istediğimiz gerek Vietnam savaşına , gerek ırkçılığa gerekse ekonomik sömürüye karşı ABD’de zaman zaman gelişen, kabaran ve sistemi kısmen değişime zorlayan mücadelelerin dünya sosyalist hareketiyle buluşamaması, ideolojik yaygın bir örgütlenmeye varamaması ve sistem içinde Amerikanvari çapsızlığa kurban olmasıdır.
Bu özelliktir ki azgın neo con sağcılığın karşısına çıkara çıkara Obama’yı çıkarmış, O da Martin Luther King’in “bir hayalim var” sloganını içeriğinden sıyırıp sömürülen Amerikan alt sınıflarının umutlarını kapitalizmin doymak bilmeyen midesine bir kez daha meze yapmıştır.
Sonuç olarak Martin Luther King, Howard Zınn, Chomsky gibi aydınlar ve eylemciler, dünyayı insanlığa zehir eden Amerikan Savaş İmparatorluğu’nun işlediği suçların kısmen de olsa deşifre olmasına büyük katkılar sağlamışlardır. Aydın sorumluluğunu yerine getirmiş, ABD şiddeti altında inleyen milyonların Atlantik ötesindeki sesi olmuşlardır. Tüm bu çabalar Amerikan sistemini geriletmeye, kökten değiştirmeye, yok etmeye yetmese de insanlığın mücadele tarihindeki mütevazı yerlerini almışlardır. Zaman zaman politik romantizme varan, adeta şiir tadında umut esintileri yaratabilmişlerdir. Tıpkı Amerika’daki evsizler için mücadele eden Cizvit papaz Mitch Snyder’in öldükten sonra, Howard Zınn ve eşi Roz’a ulaştırılmak üzere yazdığı şiirdeki gibi.
Niçin duruyorsunuz
Diye sordular onlara ve
Niçin yürüyorsunuz
Çocukların yüzünden dediler ve
Yüreğin yüzünden ve
Ekmeğin yüzünden
Çünkü
Nedeni
Yüreğin çarpmasıdır
Ve çocukların doğması
Ve ekmeğin kabarması
Bu yazı Yurt Gazetesi'nin 20.04.2013 tarihli sayısının Kültür Eki'nde yayınlanmıştır.